Ortadoğu, birbirini besleyen bölgesel ve küresel kriz dinamiklerinin kesiştiği son derece kırılgan bir jeopolitik ortama sürüklenmiş durumdadır. Son yıllarda biriken siyasi, askeri ve ekonomik gerilimler, 2026 yılında daha karmaşık ve öngörülmesi güç bir tabloyu beraberinde getirmektedir. Bölge artık yalnızca kendi iç sorunlarıyla değil, büyük güç rekabetinin, enerji güvenliğinin ve küresel ticaret hatlarının doğrudan etkisi altında şekillenmektedir. Bu nedenle Ortadoğu’daki gelişmeler, yerel aktörlerin çok ötesinde sonuçlar üretme potansiyeli taşımaktadır.

Bu dönemin en dikkat çekici özelliği, çatışma dinamiklerinin niteliğinde yaşanan değişim olacaktır. Mezhepsel ve ideolojik ayrışmalar önemini tamamen yitirmese de, yeni dönemle birlikte bölgedeki istikrarsızlığın ana belirleyicisi Arap dünyası içindeki güç ve liderlik mücadelesi ve İsrail saldırganlığının yeni boyutları olacaktır.

Körfez monarşileri arasındaki rekabet, vekalet savaşları üzerinden geniş bir coğrafyaya yayılma eğilimi gösterirken Yemen’den Sudan’a kadar uzanan bir hatta kırılgan devlet yapılarının daha da zayıflaması kaçınılmaz görünmektedir. Bu çerçevede Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki stratejik ayrışma, Ortadoğu’daki istikrarsızlığın başlıca tetikleyicilerinden biri haline gelebilir. İki ülke arasındaki rekabetin odaklandığı ana unsurlar; Kızıldeniz ve Aden Körfezi üzerindeki denetim, Afrika’ya açılan ticaret ve lojistik hatları ile bölgesel siyasi liderlik arayışıdır. Bu ayrışma, İran’a karşı ortak bir Arap cephesinin oluşmasını zorlaştırıp bölgesel caydırıcılığı zayıflatırken, İsrail’in İran karşıtı hareketlerini kolaylaştıracaktır.

Yemen, bu rekabetin en hızlı tırmanma potansiyeli taşıyan sahasıdır. Başlangıçta İran etkisini sınırlamak amacıyla kurulan Suudi-BAE ittifakı, zamanla karşılıklı güvensizliğe dönüşmüş; özellikle BAE’nin İsrail ile örtülü iş birlikleri ve deniz ticaret yollarına odaklanan stratejisi, Riyad tarafından doğrudan ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak algılanmıştır. Her ne kadar taraflar zaman zaman tansiyonu düşürmeye yönelik adımlar atsa da ilişkiler son derece kırılgan görünmektedir.

Sudan ise Körfez rekabetinin daha sessiz fakat uzun vadeli sonuçlar doğurabilecek bir diğer cephesini oluşturmaktadır. 2023’ten bu yana devam eden iç savaş, bölgesel aktörlerin dolaylı müdahaleleriyle derinleşmiş; altın rezervleri ve Kızıldeniz’e açılan limanlar üzerindeki mücadele, çatışmayı stratejik bir boyuta taşımıştır. Bu tablo, Sudan’ın kısa vadede istikrara kavuşmasından ziyade, yönetilemeyen ve kronikleşen bir istikrarsızlık alanı olarak kalacağını göstermektedir.

Netanyahu’nun ABD ziyareti sırasında da yoğun biçimde gündeme gelen İsrail ile İran arasındaki gerilim yeni dönemin en yüksek riskli başlıklarından biri olarak öne çıkmaktadır. İran içindeki ekonomik krize yönelik toplumsal tepkilerin doğurduğu belirsizlik ortamında, İsrail’in İran’a yönelik askeri seçenekleri giderek genişlemekte ve yalnızca nükleer altyapıyı değil, Tahran’ın bölgesel nüfuz ağını da hedef alan çok cepheli senaryolar gündeme gelmektedir. Lübnan’daki Hizbullah unsurları, Irak ve Suriye’deki İran destekli yapılar, bu olası çatışmanın doğal uzantıları olarak değerlendirilmektedir. ABD’nin İsrail’e sağladığı siyasi ve stratejik destek, Tel Aviv’in caydırıcılık eşiğini düşürmekte ve askeri müdahale ihtimalini daha gerçekçi kılmaktadır.

Bu tür bir tırmanmanın Türkiye açısından doğrudan ve dolaylı sonuçları olacaktır. Güney sınırlarında güvenlik baskısının artması, yeni göç dalgaları, Irak ve Suriye sahasındaki dengelerin bozulması ve bölgesel ticaret hatlarında yaşanabilecek kesintiler, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde karşı karşıya kalabileceği başlıca risk alanlarıdır.

Bu bağlamda Türkiye’nin Ortadoğu siyasetinde önümüzdeki dönemi belirleyecek temel stratejik fay hatlarından biri, Suriye sahasındaki nüfuzunu koruma ve dönüştürme kapasitesi olacaktır. İsrail-İran geriliminin tırmanması, Suriye’yi yalnızca iki aktör arasındaki dolaylı çatışmaların değil, aynı zamanda ABD, Rusya ve bölgesel güçlerin pozisyon yeniden ayarlamalarının merkezi haline getirmektedir. Türkiye açısından Fırat’ın doğusu, İdlib hattı ve Tel Rıfat gibi alanlar, salt terörle mücadele başlıkları olmaktan çıkarak, İsrail’in İran karşıtı stratejisinin ve ABD’nin bölgesel dengeleme arayışlarının kesiştiği jeopolitik alanlara dönüşmektedir. Bu durum Ankara’yı, bir yandan Suriye’deki askeri ve siyasi varlığını sürdürme zorunluluğuyla karşı karşıya bırakırken, diğer yandan İsrail-İran eksenli bir tırmanmanın Türkiye’yi dolaylı biçimde çatışma sarmalına çekme riskini de artırmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye politikası, önümüzdeki dönemde daha çok kriz yönetimi, alan hâkimiyeti ve büyük güç rekabeti arasında hassas bir denge kurma zorunluluğu üzerinden şekillenecektir.

Bununla bağlantılı ikinci fay hattı ise Doğu Akdeniz ve çevresindeki çok katmanlı ittifak rekabetidir. İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği askeri, enerji ve güvenlik temelli iş birlikleri, yalnızca deniz yetki alanları tartışmasının ötesinde, Türkiye’yi bölgesel denklemin dışına itmeye yönelik daha geniş bir stratejik arayışın parçası olarak okunmalıdır. Ancak bu eksende Mısır’ın konumu, Ankara açısından hem risk hem de fırsat barındırmaktadır. İsrail’in Doğu Akdeniz merkezli dengeleme stratejilerinin Mısır’ın bölgesel özerklik arayışlarıyla tam anlamıyla örtüşmemesi, Kahire’yi Türkiye ile daha pragmatik bir ilişki zeminine yöneltebilecek potansiyel bir kırılma alanı yaratmaktadır. Bu bağlamda Türkiye, Doğu Akdeniz’de yalnızca askeri ve hukuki argümanlara dayanan bir pozisyonlanmadan ziyade, Mısır başta olmak üzere bölge ülkeleriyle çok boyutlu diplomatik kanalları güçlendiren bir strateji izlemek durumundadır. Aksi halde Ortadoğu’daki güç mücadelesinin Doğu Akdeniz’e taşınması, Türkiye’yi eş zamanlı olarak hem güney sınırlarında hem de deniz jeopolitiğinde daha kırılgan bir konuma sürükleyebilecektir.

Ortadoğu merkezli bu güç mücadelesi, coğrafi sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu’na da yansımaktadır. Somaliland meselesi, yerel bir ayrılıkçılık tartışmasının ötesine geçerek İsrail-İran rekabetinin dolaylı bir uzantısı ve Körfez ülkelerinin lojistik üstünlük mücadelesinin yeni bir sahnesi haline gelebilir. Aynı zamanda ABD ve Çin arasındaki küresel rekabetin de bu bölgede daha görünür hale gelmesi, Afrika Boynuzu’nu Ortadoğu krizlerinin doğal devamı niteliğinde stratejik bir cepheye dönüştürmektedir.

Bu gelişmeler Türkiye açısından Afrika Boynuzu’nu ikincil bir dış politika alanı olmaktan çıkararak, Ortadoğu merkezli jeopolitik rekabetin tamamlayıcı bir uzantısı haline getirmektedir. Ankara’nın Somali başta olmak üzere bölgedeki askeri, diplomatik ve insani varlığı, Türkiye’yi yalnızca yerel istikrar arayışlarının değil, aynı zamanda İsrail-İran rekabeti, Körfez ülkelerinin nüfuz mücadelesi ve ABD-Çin çekişmesinin kesiştiği çok katmanlı bir stratejik ortamın parçası yapmaktadır. Somaliland merkezli olası bir yeniden yapılanma süreci, Türkiye’nin Somali Federal Hükümeti ile kurduğu ilişkileri ve Kızıldeniz–Hint Okyanusu hattındaki deniz güvenliği vizyonunu doğrudan etkileme potansiyeli taşımaktadır. Bu bağlamda Türkiye, Afrika Boynuzu’ndaki angajmanını yalnızca kalkınma yardımı ve güvenlik iş birliği çerçevesinde değil, Ortadoğu’daki krizlerin yayılma dinamiklerini sınırlayacak, rakip güçlerin manevra alanlarını dengeleyecek ve kendi stratejik özerkliğini koruyacak daha bütüncül bir bölgesel denge siyaseti içinde yeniden konumlandırmak zorundadır.

Tüm bu gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde, önümüzdeki dönem için üç temel senaryo öne çıkmaktadır. İlk senaryo, düşük olasılıklı olmakla birlikte gerilimlerin kontrollü biçimde sürmesi ve büyük ölçekli bir çatışmanın yaşanmamasıdır. İkinci ve daha olası senaryo, İsrail-İran ekseninde sınırlı fakat yaygın askeri tırmanmaların ve Yemen ile Sudan’daki çatışmaların derinleşmesidir. Üçüncü senaryo ise düşük ihtimalli ancak yüksek etkili olup, eş zamanlı çok cepheli krizlerin bölgesel bir kaosa dönüşmesidir.

Sonuç olarak Ortadoğu, önümüzdeki yakın vadede istikrar beklentileriyle değil, artan rekabet ve belirsizlik ortamıyla öne çıkacaktır. Krizlerin birbirine bağlı ve eş zamanlı ilerlemesi, küçük çaplı gelişmelerin dahi geniş bölgesel sonuçlar doğurabileceği bir zemin yaratmaktadır.