Savaşlar çoğu zaman görünür yıkım üzerinden anlatılır. Ölüleri sayar, füzeleri takip eder, harabeye dönmüş binaları işaretler ve stratejik sonuçları hesaplarız. Oysa savaş, yıkım en yoğun maddi biçimine ulaşmadan önce de yaralamaya başlar. Onun en erken yarası çoğu kez daha az görünür, fakat daha yaygındır ve bu doğrultuda gündelik hayatı yaşanabilir kılan güvenlik duygusunu hedef alır. İran-ABD-İsrail ekseninde müzakereleri devam eden mevcut savaş bunu özellikle açık hâle getirmektedir. İlk sarsılan şey yalnızca toprak, altyapı veya askerî denge olmadı. İlk sendeleyen şey, gündelik hayatın sürekliliğini sağlayan güvenlik duygusu oldu.
Bu nedenle söz konusu savaş, duygular çerçevesinde verimli biçimde okunabilir. Bu, duyguları siyasete eklenen süsleyici unsurlar olarak görmek anlamına gelmez. Aksine, korku, bekleyiş, aşağılanma, tahammül, yas ve yaralanmış haysiyetin siyasal hayatın fiilen yaşandığı kuvvetler arasında yer aldığını kabul etmek anlamına gelir. Savaş askerî birliklerin hareketleri, füze menzilleri, enerji güzergâhları veya resmî doktrinlerle tam olarak anlaşılamaz. Nitekim o, aynı zamanda toplumların iç dünyasına da girer. Alışkanlıkları sarsar, panik eşiklerini değiştirir ve sıradan zamanı beklentinin baskısı altına yerleştirir. İnsanlar gündelik olan güvenliğin sürekliliğine güvenmeyi bıraktıkları anda, savaş çoktan muharebe alanını aşmış ve toplumsal varoluşun içine girmiş olur.
İran-ABD-İsrail savaşında güvenlik duygusunun aldığı yara, bu nedenle ikincil bir sonuç değildir. Aksine, savaşın savaş olarak ürettiği merkezî etkilerden biridir. Bir füzenin kolektif algıyı dönüştürmesi için bütün bir şehri yok etmesine gerek kalmadı. Zira onun gücü, aynı zamanda mesafeyi bir güvence olmaktan çıkarmasında zuhur etti. Güvenliğin artık güvenilir olmadığı, sıradan hayatın nüfuz edilebilir hâle geldiği ve cephe ile ev arasındaki çizgiye artık itimat edilemeyeceği hissini üretti. Bu anlamda her saldırı, doğrudan hedefini aştı. Yalnızca askerî varlıklar üzerinde değil, toplumsal tahayyül üzerinde de etkide bulundu.
Misilleme de aynı şekilde okunmalıdır. Hasma zarar vermeyi amaçladı, fakat aynı zamanda içsel bir iddiayı yeniden tesis etmeye çalıştı. Caydırıcılığın hâlâ var olduğu, fail olma kapasitesinin çökmediği ve cevap verme imkânının kaybedilmediği iddiasını var etti. Böylece savaş, iç içe geçmiş iki düzlemde açıldı. Bunlardan biri maddi yıkımken, diğeri ise kolektif duygu üzerindeki mücadele oldu. Bu iki düzlemden hiçbiri, diğerinden yalıtılarak hakkıyla anlaşılamaz. Şunu hatırda tutmak gerekir ki bir toplum savaşa silahlarla, kurumlarla ve lojistik imkânlarla dayanırken, aynı zamanda güven duygusuyla, metanetle ve acıyla anlamlı bir ilişkiyi koruyabilme kabiliyetiyle de dayanır.
Siyasetin ve İktisadın Duygusal Fay Hatları
Duyguların analitik bakımdan işe yarar hâle geldiği yer tam da burasıdır. Amacım elbette duygusal bir tasvir yapmak değildir. Meramım korkunun nasıl dağıtıldığını, aşağılanmanın nasıl hatırlandığını, güvenin nasıl zedelendiğini, tahammülü zorlamanın nasıl meşrulaştırıldığını ve fedakârlığın nasıl anlamlı hâle geldiğini sormaktır. Bu tür sorular siyasal tarihin kenarında duran meseleler olarak görülmemelidir. Zira savaş anlarında harbin merkezine oldukça yaklaşırlar. Panik eşiği, misillemenin meşruiyeti, yaranın sembolik ağırlığı, yasın ahlaki ve taktiksel kullanımları ve yaralanmış haysiyetin harekete geçirici gücü, toplumların çatışmayı yorumlama biçimini şekillendirir. Burada duygular, “gerçek” siyasetin geride bıraktığı tortular olarak görülemez artık. Siyasetin işlediği mekanizmanın bir parçası olarak tezahür etmiştir çünkü.
İktisadi alan da bu noktayı özel bir açıklıkla teyit eder. Savaş orada yalnızca teknik bir sarsıntı olarak kayda geçmez. Piyasalar sarsılır çünkü güven tezelzül eder. Altın yükselir çünkü güvensizlik yükselir. Para birimlerinde oynaklık derinleşir çünkü gelecek artık istikrarlı görünmez. Risk hiçbir zaman sadece sayısal değildir artık ve beklentiden, korkudan ve kolektif öngörüden ayrı düşünülemez. İktisadi gerçekliklerin önemsiz olduğunu, hele hele maddi koşulların ortadan kalktığını ima ettiğim anlaşılmasın lütfen. Bilakis, iktisadi hayatın bizzat güven ve güvensizlik üzerinden işlediğini hatırlatmak istiyorum. Bunlar bir kez sarsıldığında, maddi düzen de farklı davranmaya başlar, zira onu ayakta tutan duygusal çevre değişmiştir.
O hâlde güvenlik, toplumsal hayata sonradan eklenen psikolojik bir lüks olarak telakki edilmemelidir. Toplumsal ve iktisadi hayatın en başta dayanıklı görünebilmesini mümkün kılan koşullardan biridir. Güvenlik zedelendiğinde kurumlar bir süre daha işlemeye devam eder, piyasalar bir süre daha hareket eder, hükümetler bir süre daha varlığını sürdürür. Bütün bunlar, anlamlarını yavaş yavaş değiştiren sarsılmış bir duygusal atmosfer içinde gerçekleşir. İlk çöken şey her zaman harabeler içinde görünür olmaz. Çoğu zaman ilk çöken, sıradan hayatın hâlâ bir arada tutulabileceğine dair güvendir. Bu güven bir kez zayıfladığında, istikrarsızlık yalnızca maddi göstergelerin kaydedebileceğinden daha derin bir menzile ulaşır.
Jeopolitiğin Ötesi: Gündelik Hayatın Yaralanması
Bu nedenle İran-ABD-İsrail savaşı yalnızca jeopolitik, askerî doktrin veya devlet çıkarlarının hesabı üzerinden anlaşılamaz. Bu unsurların önemini bilerek ve hatırlatarak, önümüzde duran gerçekliği bütünüyle karşılamadığını ifade ediyorum. Bu çerçevede savaşı, aynı zamanda toplumsal hayatın duygusal koşulları üzerinde verilen bir mücadele olarak da okumak ve anlama çabamıza eşlik eden sorularımızı da bu minvalde güncellemek gerekir. Bir toplum, eşiği değişmeden önce ne kadar korkuyu soğurabilir? Gündelik varoluş tehdit etrafında yeniden örgütlenmeden önce ne kadar güvensizlik normalleştirilebilir? Maddi bakımdan maliyetli olsa bile, misilleme psikolojik olarak zorunlu hâle gelmeden önce belirsizlik ne kadar süre taşınabilir? Bunlar retorik sorular olmaktan ziyade çatışmanın tam merkezine ait sorular olarak düşünülmelidir.
Yeniden ifade etmek isterim ki bu bakış açısı stratejiyi, ekonomiyi veya devlet çıkarını inkâr etmek anlamına gelmez. Aksine, bunlardan hiçbirinin insani bir boşluk içinde işlemediğinde ısrar etmek manasını vurgular. Çünkü insanlar yapılar içinde soyut birimler olarak hayat sürmezler. Bağlılık, hafıza, kaygı, inanç, haysiyet ve gelecek tasavvuru üzerinden yaşarlar. Sadece hesap yapmazlar; yorumlar, dayanır, korkar ve acıyı katlanılabilir ya da katlanılamaz hâle getiren anlam biçimleri ararlar. Bu nedenle savaşa dair ciddi bir anlatı, çatışmanın tecrübe edildiği, meşrulaştırıldığı, direnildiği ve uzatıldığı duygusal dünyaları da dikkate almak zorundadır.
Bu açıdan bakıldığında savaşın ilk zayiatı güvenlik duygusudur. Çünkü savaş, bütünüyle yıkmadan önce yaralamaya başlar. Beklenti yaralar. Bekleyiş yaralar. İsabet ihtimali yaralar. Korku, yıkım gelmeden önce yerleşir. Bu bakımdan savaşın erken safhadaki en derin tahribatı çoğu zaman fiziksel yıkımın kendisi değil, sıradan olanın aşınmasıdır. Gündelik hayat masumiyetini bir kez kaybettiğinde, toplumlar zamanı farklı biçimde yaşamaya başlar. Farklı uyurlar, farklı harcarlar, sessizliği farklı yorumlarlar ve geleceği farklı tahayyül ederler. Savaş o zaman kolektif hayatın en mahrem düzeni çoktan girmiş ve onu örselemeye başlamıştır.
Sonuç olarak, mevcut savaş, kolektif hayatın yalnızca maddi göstergeler, stratejik doktrinler veya kurumsal tasvirler üzerinden kavranamayacağını alışılmadık bir açıklıkla göstermektedir. Savaşın ilk yaraladığı şey, toplumların dünyada var olmasını sağlayan ve toplumsal varoluşun görünmez dayanaklarından biri olan içsel güvendir. O sarsıldığında siyaset sertleşir, piyasalar paniğe kapılır, kurumlar zorlanır ve gündelik hayat olağan ritmini kaybeder. Bu yüzden savaşın ilk kurbanı güvenlik duygusudur. Binalar yıkılmadan önce güven sendelemeye başlar. Sistemler çökmeden önce korunmuş süreklilik hissi kırılır. Bu kırılma bir kez gerçekleştiğinde savaş artık bir hedefi vurmanın ötesine geçmiş ve toplumsal hayatın duygusal temeline girmiştir.