Dünyanın pürüzsüz bir modernleşme hikayesine evrileceği kurallara dayalı uluslararası düzen beklentisi çökmüş, bunun yerini çıplak bir güç mücadelesi ve yapısal bir yıkım sarmalı almıştır. Bu küresel çöküşün en net ve güncel örneği, ABD ve İsrail’in İran müdahalesinde görülmektedir. Müdahale sürecinde küresel aktörlerin durumu ortadadır: ABD ve İsrail agresif bir tutum sergiliyor. Avrupa Birliği seçici bir dayanışmacılık içinde bocalıyor. Almanya gibi aktörler İran meselesinde uluslararası hukuku geçersiz sayan söylemler üretiyor. Sistemi kurtaracağı düşünülen İspanya ve Kanada gibi orta ölçekli güçler ise ihlallere karşı açık bir duruş ortaya koyamıyor.

Tüm bu denklemlerin ortasında Türkiye, itidalli ve uluslararası toplumun temel değerlerini içselleştiren bir duruş sergilemektedir. Türkiye, iyi bir uluslararası toplum vatandaşlığı pratiği ortaya koymaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın krizin başından bu yana yürüttüğü diplomasi trafiği ve net mesajları, Türkiye’nin bu akil duruşunu ve stratejik argümanlarını somut bir şekilde inşa ediyor.

İki Tarafı Görebilen Yaklaşım ve Maliyeti Üstlenmek

Günümüzde ABD’nin tek taraflı müdahaleciliğine veya İsrail’in bölgesel yıkım stratejilerine karşı okyanus ötesinden ve Avrupa’dan itirazlar yükselmektedir. Sıkça dillendirilen İspanya veya Kanada gibi ülkelerin uluslararası hukuk ve diplomasi çağrıları retorik düzeyde kıymet taşımaktadır. Ancak bu aktörlerin sergilediği normatif refleks, jeopolitik risklerden arındırılmış, maliyetsiz ve steril bir itiraz niteliğindedir. Batı solunun adalet vurgusu ise zaten genellikle kendi iç politikalarına yönelik ideolojik bir bagajla birlikte gelmektedir.

Bu noktada Türkiye’nin ayırıcı özelliği krizle doğrudan etkileşim halinde olması ve savaşın fiziki sınırında bulunmasıdır. Ayrıca İran krizinde Türkiye doğrudan tehdidi de hissetmiştir. Bu süreçte Türkiye sınırları içerisine yönlenen üç füze başarıyla önlenmiştir. Sınırlarına düşen füzeler gibi fiziksel güvenlik tehditleri ve provokasyonlar, Türkiye’yi bu asimetrik tırmanma sarmalının içine çekmeyi hedeflemektedir. Ateş çemberinin tam ortasında Türkiye gibi rasyonel kalabilmek, maliyeti üstlenmiş bir aktörün uygulayabileceği en üst düzey stratejik otonomi pratiği olarak öne çıkmaktadır. Buna rağmen Türkiye bu diplomatik tavrı sürdürüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu rasyonel ve iki tarafı görebilen yaklaşımı şu sözlerle özetliyor: “Bugün de aynı anlayışla ilk günden itibaren tavrımızı açıkça ortaya koyduk. Hava saldırılarının İran’ın egemenliğini ihlal ettiğini, uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve tarafımızca esefle karşılandığını belirttik. Aynı zamanda İran’ın başta can Azerbaycan ve Körfez ülkeleri olmak üzere kardeş ülkeleri hedef alan saldırılarını asla tasvip etmediğimizi, bunun yanlış olduğunu, ortak acıları büyütmekten, kardeşler arasına husumet tohumları ekmekten başka hiçbir işe yaramayacağını da açık açık ifade ettik.”.

Dış Müdahaleye Tepki ve Çok Taraflı Diplomasi

Türkiye, İran savaşına doğrudan müdahil olması ve taraf seçmesi yönünde bir jeopolitik baskı altında da bulunmaktadır. Ancak Türkiye, bu tuzağa düşmeyi reddediyor. Rasyonel devlet aklı, İran’ın ulusal hedefleri doğrultusunda bölgesel bir tehdit oluşturduğunu okuyor. Buna ek olarak İsrail ve ABD’nin bölgeye dayattığı rejim değişikliği ve yıkım fantezilerinin yaratacağı güç vakumunun çok daha yıkıcı olacağının da farkında olarak hareket ediyor.

Erdoğan, dış müdahalelere ve jeopolitik mühendisliğe karşı net bir sınır çiziyor: “Son yarım asırda Orta Doğu’da dış müdahalelerin ve jeopolitik mühendislik girişimlerinin nelere yol açtığına, geride nasıl büyük bir siyasi, sosyal ve ekonomik enkaz bıraktığına defalarca şahit olduk. Türkiye olarak biz bölgemizin aynı acıları tekrar yaşamasını istemiyoruz. Orta Doğu coğrafyasının tıpkı bir asır evvel olduğu gibi yeniden ameliyata alınmasını, ameliyat masasına tekrar yatırılmasını kabul etmiyoruz.”.

Bu krizde Türkiye en geniş kapsamlı diplomasi trafiğinin merkezinde yer almaktadır. Erdoğan; Trump, Pezeşkiyan, NATO Genel Sekreteri Rutte, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Starmer, Merz, Macron, Meloni, Zelenskiy, Muhammed bin Selman, İlham Aliyev ve diğer pek çok küresel aktörle doğrudan temas kuruyor. Bu geniş diplomatik ağı koruyabilen ve sürdürebilen ender ülkelerden biri Türkiye’dir. Bu çok taraflılığa rağmen Türkiye bu süreçte tarafsız kalmamaktadır. Erdoğan’ın ifadesiyle; “Biz tüm dünyanın geleceğini tehdit eden konularda tarafsız değiliz. Tam tersine, Türkiye olarak sulhu sükûnun, huzurun ve istikrarın, dayanışmanın ve iş birliğinin, evrensel değerlerin, adaletin ve kalkınmanın, sorunların diyalog ve diplomasiyle çözülmesinin, çatışma yerine müzakerenin savaş yerine barışın tarafındayız.”.

Birleşmiş Milletler sisteminin bizzat kurucuları tarafından tahrip edildiği bir dönemde Türkiye, tüm adalet itirazlarına rağmen, bu evrensel kurumlara destek vererek çok taraflılığı da savunmaktadır. Kurallara dayalı uluslararası düzenin içinin boşaltıldığı bu normsuzluk çağında Türkiye, krizlerin kurumları yok sayarak çözülemeyeceğini gösteriyor. Çözüm yolunun diyalog ve diplomasi mekanizmalarını güçlendirmekten geçtiğini vurguluyor. Düzen kurucularının kendi inşa ettikleri küresel mimariyi kendi elleriyle yıktığı bir denklemde Türkiye, uluslararası hukuku ayakta tutmaya çabalıyor. Krizler karşısında izole ve pasif bir tarafsızlığa sığınmıyor. Aksine aktif ve ilkeli bir barış inşası stratejisi yürütüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ülkenin bu çok taraflı ve evrensel değerleri merkeze alan vizyonunu şu sözlerle çerçeveliyor: “Yaşadığımız her hadise ve kriz, ilk kez bundan 13 yıl önce dile getirdiğimiz ‘Dünya 5’ten büyüktür’ tespitimizin haklılığını teyit ediyor. Adalet olmadan dünyada kalkınma, barış, istikrar olmayacağına inanan bir lider olarak Birleşmiş Milletler’i daha kapsayıcı bir yapıya dönüştürmeyi amaçlayan tüm girişimleri desteklemeyi sürdüreceğiz. … Birleşmiş Milletler sisteminin sembolize ettiği çok taraflılık, egemen eşitlik, anlaşmazlıkların diplomasi ile çözümü gibi prensipler bizzat bu sistemin kurucuları tarafından acıkınca yenilen putlara dönüştürülmüş durumda. Yıllardır bize hukuktan, insan hak ve hürriyetlerinden bahsedenlerin bizzat kendileri bugün bu değerleri yok sayıyor, çiğnemekte hiçbir beis görmüyorlar.”

İtidal Çağrısı, Kriz Yönetimi ve Caydırıcılık

Türkiye’nin itidalli duruşu salt teorik bir tercih anlamına gelmemektedir. Bu, sahada defalarca test edilmiş bir angajman stratejisidir. Karadeniz’de Montrö’yü tavizsiz uygulayarak savaşın yayılmasını engellemesi ve Gazze’deki şiddete karşı diplomatik manevraları bu rasyonalitenin örnekleriydi. Güncel İran krizi ise bu stratejinin en çetin sınaması konumunda.

Türkiye eli kolu bağlı bir ülke statüsünde bulunmamaktadır. Askeri kapasitesi ve sahada sonuç alabilme potansiyeli Suriye ve Ermenistan örneklerinde olduğu gibi ortadadır. Buna rağmen bu akil tavrı gösterebilmektedir. Erdoğan bu kriz yönetimi tecrübesini Ukrayna benzetmesiyle açıklıyor: “Vatandaşlarımız da şundan emin olsun, hükûmetimiz tıpkı 5’inci yılına giren Rusya-Ukrayna Savaşı’nda olduğu gibi İran krizinde de tecrübeli ve liyakatli kadrolarıyla ülkemizin ve milletimizin her türlü tehlikeden beri tutmak için ne gerekiyorsa yapmaktadır.”.

Caydırıcılık ise bu diplomasinin ana kolonunu oluşturmaktadır. Erdoğan bu durumu şöyle vurguluyor: “Bugün de etrafımızda yanan ateş çemberinin ortasında bir istikrar adası olarak temayüz ediyorsak, bunu ilk önce esareti asla kabul etmeyen milli seciyemize, ardından da kahraman ordumuzun caydırıcılığına borçluyuz.”. Türkiye bu süreçte yıkıcı bir rol oynamıyor. Cumhurbaşkanı, “Bölgemizin istikrarsızlığa sürüklenmesi amacıyla ateşe benzin dökenlere rağmen biz ateşe su taşıyor, yangını daha fazla büyümeden kontrol altına almanın ve mümkünse söndürmenin samimi mücadelesini veriyoruz” sözleriyle bu itidal çağrısını yineliyor.

Bölgesel Bilinç ve Stratejik Otonomi

Türkiye’nin İran krizinde sergilerdiği strateji günübirlik taktiksel kazanımların ötesine geçmektedir. Türkiye dış müdahalelerle tetiklenen çeyrek asırlık bölgesel yıkım zincirinin bir parçası olmayı tamamen reddediyor. Provokasyonlara rağmen savaşın dışında kalmak, Türkiye’nin kendi ulusal kapasitesini korumasını sağlıyor. Ayrıca bu hamle, İran’da ufukta belirebilecek olan muhtemel yeni yapılanma ve siyasi denkleme şimdiden hazırlık yapılmasını sağlayan en kritik stratejik otonomi adımı olarak öne çıkıyor.

Bunun için bölgesel bilinç ve İslami dayanışma bir çözüm olarak sunuluyor. Erdoğan şu uyarıyla bölgeye sesleniyor: “Asırlardır süregelen tartışmaları, imtihan günlerinden geçtiğimiz bu kritik süreçte daha sonra çözüme ulaştırmak üzere bir kenara bırakmamız gerekiyor. Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak birbirimize destek olmamız, birbirimizin yaralarına merhem olmamız gerekiyor. Dayanışma ve aklıselimi özellikle bu dönemde hakim kılmak zorundayız.”.

***

Türkiye, Şubat sonunda başlayan İran krizinin ilk gününden bu yana klasik diplomasi çizgisini tavizsiz sürdürmektedir. Türkiye, ateş çemberinin tam ortasında sakin ve itidalli kalabiliyor. Çok taraflı yaklaşımı sahada başarıyla yürütüyor. Küresel aktörlerin sessizliğe büründüğü kriz anlarında ilkelerini yüksek sesle dile getiriyor. Uluslararası hukuku ve evrensel kurumları ısrarla savunuyor. Üstelik tüm bu yapıcı adımları, savaşın fiziki sınırında ve asimetrik tehditlerin hedefindeyken atıyor.

Dünyanın giderek bir küresel normsuzluk çağına sürüklendiği bu dönemde, kurallara dayalı sistem hızla çökmektedir. Düzen kurucu aktörler taktiksel şiddet sarmalı içinde kendi meşruiyetlerini tüketmektedr. Tam bu noktada Türkiye’nin jeopolitik rasyonalitesi ve stratejik otonomisi sistemsel bir dayanak işlevi görüyor. Türkiye olayları pasif bir izleyici konumunda beklemiyor. Sahada aktif, caydırıcı ve maliyet üstlenen bir iyi uluslararası toplum vatandaşlığı pratiği inşa ediyor.

Mevcut asimetrik yıkım son bulduğunda ve çatışmaların tozu dumanı dağıldığında, uluslararası sistem yeniden bir uzlaşı zeminine dönmek zorunda kalacak. Masada kalan tek meşru seçenek yeniden adil bir söylemle çerçevelenmiş klasik diplomasi olacak. O gün geldiğinde, bölgesel savaş tuzaklarına düşmeyen ve rasyonel devlet aklını koruyan bu pozisyonun değeri çok daha net anlaşılacak.

Uluslararası toplumun, Türkiye’nin bugün ateş çemberi içinde sergilediği bu akil, yapıcı ve itidalli duruşa çaresizce ihtiyacı olacaktır.