2026’ya girildiğinde, Ortadoğu’da çatışma ve istikrarsızlık çeşitli noktalarda hız kazanırken buna paralel olarak küresel düzeyde çatışmaların ve gerilimin yükseldiği bir süreç içine girilmiştir. Gazze Savaşı merkezinde Ortadoğu’da İran karşıtı gerilim hattının tırmanmaya devam ettiği bu kapsamda, İsrail’in Somaliland’i tanıması, Yemen’deki Suud-BAE çatışması, ve İran’da iç ayaklanmalar patlak verirken aynı zamanda Venezuela lideri Madoro’ya yönelik operasyon ve Rusya-Ukrayna ateş hattının tırmandırılması, birbirinden bağımsız değerlendirilmesi mümkün olmayan gelişmelerdir. Tüm gelişmeler küresel düzeyde ABD/batı hegemonyasının yapılandırıldığı büyük resmin birbirini tamamlayan parçaları olarak önümüzde durmaktadır. Bu noktada öncelikli olarak, merkezi realitenin, ABD dış politikasının ayrıştırılamaz bir şekilde İsrail dış politika ve güvenlik hedef ve öncelikleriyle özdeşleşmesi olarak belirlenmesinin gerekliliğidir. Bu gerçek uluslararası çevrelerde, komplo teorisi veya analitik ve akademik bir yaklaşımdan uzak bir indirgemecilik yaftasıyla etkisiz hale getirilmeye çalışılsada, her kapıyı açan anahtar misali küresel siyasetin şekillenmesinde ve bunun başta Ortadoğu olmak üzere bölgesel düzeydeki yansımalarının analizinde merkezi ve değişmez parametre olarak işlev görmektedir. Konuyla ilgili, Amerikalı duayen uluslararası ilişkiler teorisyenleri J. Mearsheimer ve S. Walt’un çalışması, çarpıcı veriler doğrultusunda ABD dış politikasının ABD ulusal çıkarlarına hizmet etmediği, çünkü İsrail lobileri tarafından ve ABD ulusal çıkarları yerine, İsrail çıkarları ve güvenliği parametresi çerçevesinde yapıldığını ve uygulandığı argümanını ortaya koymuştur.1 Dahada ötesi, Mearsheimer ve Walt, İsrail lobilerinin ABD iç siyasetininde ana belirleyicisi olduğunu ve bu sebeple ABD liderlerinin İsrail lobilerinden bağımsız seçilme ve politika yapma imkanının adeta mümkün olmadığını ortaya koymuştur.
Bu bağlamda İsrail’in kalbinde yer aldığı Ortadoğu öncelik kazanmakla birlikte, bütün bölgelerde siyasi rekabet ve çatışmaların temel realite çerçevesinde gelişmektedir.
Bu merkezi realite çerçevesinde gelişmeler değerlendirildiğinde, bölgesel, alt bölgesel veya yerel dinamikler ve rekabetler üzerinden, birbirinden bağımsız ve karmaşık analizleri ikinci plana düşüren, aslında son derece basit bir denklem temelinde bir tutarlılık ve anlam bütünlüğü ortaya çıkmaktadır. Bu denklem, ABD-İsrail/Batı ve ABD-İsrail/Batı hegemonyası karşıtları arasında, Soğuk Savaş döneminin sonlanması üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen, Soğuk Savaş mantığı ve rekabet denkleminin küresel siyaseti şekillendirmeye devam etmekte olmasıdır. Bu bağlamda ABD-İsrail/Batı hegemonyası karşıtı tarafın öncü aktörlerini yine Soğuk Savaş dönemi Doğu Bloku tabir edilen kampın öncü aktörleri olan Rusya, Çin, ve onların bölgesel müttefikleri olan orta güçlerin başında İran ve Venezuela gelmektedir.
Bu yeni bir gelişme olmayıp, 90’ların “tarihin sonu” olarak tanımlanan zafer havasının ardından, 2000’lerde Çin’in küresel düzeyde artan etkisi, ve Rusya’nın Putin yönetimiyle birlikte, “dize getirilmiş” güç gömleğini çıkarıp tarihsel kodlarına dönüş yapmasıyla Soğuk Savaş düzeni ideolojik temelli olmasada siyasi nüfuz anlamında uluslararası düzeni şekillendirmeye devam etmiştir. ABD liderliğindeki batı hegemonyasına meydan okuyan Çin, her ne kadar askeri anlamda rekabetin bir parçası olmasa da özellikle ekonomi ve diğer birçok stratejik alanda küresel düzeyde ABD’nin en büyük rakibidir. Bu rekabet ABD söylemlerinde açıkça vurgulanırken Çin, ABD ile direk karşılaşmayı önleyecek temkinli bir politika izlemektedir. Buna rağmen ABD, Çin’in arka bahçesine müdahale etmekten geri durmayıp Tayvan üzerinden Çin’e meydan okumaktadır.
Rusya’ya karşı ise benzer şekilde Ukrayna kartı oynanmakta, halen devam etmekte olan Rusya-Ukrayna Savaşı ile Putin’in zayıflatılarak elimine edilmesi ve Rusya’nın kontrol altına alınmasının hedeflendiği açıkça görülmektedir. Sovyetler döneminden beri Rusya, İsrail’le direk çatışmama stratejisi çerçevesinde, dolaylı olarak Filistin’i desteklemektedir. Filistin direnişini destekleyen ülke ve aktörlere destek vermektedir ki Sovyetler müttefiki ülkeler Filistin’in siyasi olarak destekleyen ülkelerin başında gelmiştir. Rusya’daki güçlü Yahudi toplumu faktörü gibi sebeplerle denge politikası güden Rusya’nın, İsrail’i açıkça hedef almasa da, başta İran ve Venezuela olmak üzere İsrail’i hedef alan ülkelerin destekçisi olması, Batının hedefinde olmasının başat sebeplerinden biridir.
ABD Başkanı Trump ilk dönem yönetiminde (2016-2020) tamamen İsrail eksenli bir dış politika takip etmişken, mevcut ikinci dönem yönetiminde, ABD politikasının Putin’le örtülü bir uzlaşma yoluyla denge politikasına kaydığı görülmektedir. Bu denge politikasının bir sonucu olarak Suriye’de bir anlaşmaya varılmış, Putin’e Esed yönetimine olan desteğinden vazgeçmesi karşılığında Ukrayna’da baskının azaltıldığı bir sürece geçilmiştir. Bu şekilde, İran liderliğindeki direniş ekseninin delinmesiyle Gazze Savaşında, dengeler İsrail lehine büyük oranda değişmiştir. Bu süreçte denge politikası bağlamında, Trump yönetimi Natenyahu üzerinde oluşturduğu baskı ile Gazze’de ateşkesi sağlarken, diğer taraftan bunu müteakiben İran ve Venezuela üzerinde baskılarını sürdürmüştür. Nitekim, 2025 Nobel “Barış” ödülünün Venezuela muhalefet lideri Maria Corina Machado’ya verilmesi çarpıcı bir şekilde Maduro yönetiminin ABD-İsrail merkezli Batı hegemonyasının hedefinde olduğunun sinyalini vermiştir.
Venezuela’nın Düşüşü
Nihayet 2026’nın ilk günlerinde İran’da halk protestoları patlak verirken, eş zamanlı olarak Venezuela’ya operasyon düzenlenmiştir. Venezuela operasyonunun ve İran’a yönelik tehditlerin, Benyamin Natenyahu’nun ABD ziyaretinin akabinde başlatılmış olması da oldukça dikkat çekicidir. Venezuela lideri Nicolas Maduro’nun ABD operasyonuyla teslim alınmasıyla, söz konusu küresel denklemde, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi, ABD’nin “arka bahçesinde” ABD’ye kafa tutan, Çin ve İran’la güçlü ilişkileri olan ve İsrail karşıtı bir yönetimden kurtarılmıştır. Buda, ABD-İsrail/Batı hegemonyası karşıtı kampın önemli bir aktörün elimine edilmesiyle önemli oranda zayıflatılması anlamına gelmiştir. Buna karşılık, Maduro’nun müttefikleri Çin ve Rusya yönetimlerinin ABD ile bir çatışma içine girmeleri beklenmezken, her iki hükümette Trump hükümetinin saldırganlığını kınamıştır. İran hükümeti ABD’yi uluslararası hukukun BM Sözleşmesinin ihlaliyle suçlarken, özellikle topun ağzındaki Küba, Meksika ve Brezilya gibi Latin Amerika ülkelerinden tepkiler gelmiştir. Ayrıca BM Genel Sekreteri Antonio Gutteres’in bunun bölgede önemli sonuçları olabileceği endişesini paylaşması önemlidir. Nitekim, ABD’nin bu pervasız girişimi, ABD’nin kendisine mal ettiği, uluslararası hukuk, demokrasi vb değerlerin tamamen siyasi ve hegemonik araç olmanın ötesinde bir geçerliliği olmadığını bir kez daha ortaya koymuştur. Bu bağlamda dikkat çekilmesi gereken önemli bir nokta, Trump yönetiminin kısa bir süre önce açıkladığı ABD Grand Stratejisinde dikkati çeken “müdahalecilik karşıtlığı” ve egemenlik hakları gibi vurguların, tam aksi yönündeki Venezuela operasyonu, ABD’nin müdahalecilik hakkını tekelinde tuttuğunu tüm dünyaya ilanı etmiş olmasıdır.
Körfez, Yemen ve Doğu Afrika
Söz konusu gelişmeler ışığında dikkatlerin odak noktasından çıkmış olsa da, ABD-İsrail hegemonyasının merkezi alanı olan Körfez ayağındaki son derece çarpıcı gelişmeler büyük resmin çok önemli bir boyutunu teşkil etmektedir ki Yemen’de Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) çatışma noktasına getirmiştir. Buda aslında yeni bir gelişme olmayıp son on yıldır, Yemen’e 2015’te Suudi Arabistan liderliğinde açılan savaşla başlayan süreçte bölgede gerçekleştirilen BAE-İsrail askeri yapılanmasının sonucudur. Arap Baharı sonrası karşı devrim hareketi çerçevesinde Yemen’de kontrolü ele geçiren İran destekli Husileri hedef alan Yemen Savaşı, Husi gücünün bertaraf edilmesi noktasında başarısız olmakla kalmamış, Yemen’i halen devam etmekte olan istikrarsızlık ve çatışma alanına dönüştürmüştür. Bu şartlar BAE’ye Yemende, Kızıl Deniz ve Afrika Boynuzunu da kapsayan çok daha büyük çerçevede bir askeri projeksiyon hedeflerini gerçekleştirmesi için mükemmel bir alan açmıştır. Böylece BAE Suudi Arabistan’la yolunu ayırarak, Güney Yemen’de işgal ettiği Aden merkezli ayrılıkçı bir yönetim ve askeri bir yapı kurmuştur. Aden’in işgali Arap Yarımadasının Babul-Mendep boğazı ile Doğu Afrika’ya bağlandığı ve Kızıl Deniz boyunca Kuzey Afrika’ya kadar uzanan son derece stratejik bir askeri çevreleme hattının tesisi için kilit adım olmuştur. Nitekim BAE, 2017-2018’de Aden açıklarındaki Sokotro ve Perim adalarını işgal ederek bu adaları İsrail ile ortak askeri ve istihbarat üslerine dönüştürmüştür. Babul-Mendep ve çevresinin kontrol altına alınmasını, Doğu Afrika’da, Somaliland Berbera Üssü, Eritre Assab Üssü ve Cibuti üslerinin kurulmasıyla oluşturulan askeri kuşatma hattının inşası takip etmiştir. BAE’nin Afrika Boynuzundaki askeri varlığı siyasi müdahale ve kontrol ile paralel olarak yürütülmüş ve 2018’de Somali’de kurulan Türksom Türk üssünün kurulmasıyla güçlenen Türkiye’nin etkisinide hedef almıştır.2 Bu bağlamda, Türkiye etkisindeki Somali’den Somaliland’in ayrıştılması politikası güdülmüş ve bu politika askeri, siyasi ve finansal olarak yapılandırılmıştır. Dolayısıyla bugün İsrail’in Somaliland’i tanıması, uzun zaman önce yapılandırılmış olan projenin diplomatik olarak resmileştirme safhasıdır. Diğer taraftan Doğu Akdeniz’de İsrail’in son, GKRY ve Yunanistan ile bir enerji işbirliği hattı ile Türkiye’yi çevreleme ve sınırlandırma hamlesi, Aden’den başlayan ve Doğu Akdeniz’e kadar uzanan stratejik çevreleme ve kuşatma projesinin önemli bir uzantısıdır.
Sonuç olarak bu değerlendirme yazısını, İsrail devleti varlığını sürdürdüğü sürece küresel siyaset ve hegemonyanın merkezinde yer almaya devam edeceği ve Siyonizmin uluslararası sistemde belirleyici faktör olmaya devam edeceği öngörüsüyle tamamlayabiliriz. Avrupa emperyalizminin yerini Siyonist emperyalizminin aldığı bir dünya düzeninden söz etmek abartılı bir iddia olmayacaktır. Bu bağlamda yapılanmış olan ve halen etkisini sürdürmekte olan Soğuk Savaş ruhu ve dinamikleri uluslararası sistemin genel çerçevesini önemli oranda belirlemektedir.