Yasa Çağı’nın bittiğini ve hayatın tekrar başladığını ilan eden kışkırtıcı yazıyı okuduğumda, uzun süredir hissettiğimiz o tanımsız huzursuzluğun nihayet adının konduğuna sevindim. Metindeki tespitler benim de zihnimi tetikledi ve meseleyi sadece bir durum tespiti olarak bırakmayıp, bu bitişin tarihin akışı ve uluslararası politika açısından ne anlama geldiğini ve aslında neden korkulacak bir şey olmadığını yazmaya karar verdim.

Son yetmiş yılımız, insanlık tarihinin gördüğü en büyük, en kapsamlı ve belki de en sıkıcı “sınıf içi eğitim” denemesiydi. Biz buna “Yasa Çağı” veya “Liberal Uluslararası Düzen” dedik. Aslında bu, devasa bir küresel terbiye/uslandırma projesiydi. Bu çağ, devletlerden bireylere kadar herkesin iyi birer öğrenci ve vatandaş olmasını talep etti.

Sınıfın kuralları belliydi: Ödevlerini yap (uyum yasaları), parmak kaldırarak konuş (diplomatik notalar), sınıf başkanına itaat et (hegemonya) ve en önemlisi, içindeki vahşi dürtüleri bastır.

İnsani dürtülerini ne kadar iyi gizlersen, duygularını ne kadar nötr ve bürokratik bir dille ifade edebilirsen, o kadar medeni ve makbul bir uluslararası toplum üyesi sayılırdın. Bağırmak, savaşmak, toprak ilhak etmek ilkellik, kabalık ve barbarlıktı.

Her duygunun bir prosedürü, her krizin bir yönetmeliği vardı. Kısacası idealler dondurulmuştu.

Demokrasi, insan hakları, serbest piyasa… Bunlar dondurulmuş ideallerin ezberlenmesi gereken müfredatlarıydı.

Bu çağ, insanlığa (kısmen ya da yalnızca bazıları için) güvenli bir liman sundu, evet. Ama bedelini insanlığın dinamizmini alarak ödetmek istedi. Bizler son yarım asırdır, akmak isteyen hayatı makuliyet ile durdurmaya, tarihi (şarkıdaki gibi) “sonsuz bir şimdide” sabitlemeye çalıştık.

Ancak her bastırılan duygu gibi, tarihin akışı da geri dönmek üzere bir kenarda bekliyordu.

Gevşeyen Zincirler

Bugün uluslararası siyasetin şahit olduğu süreç bu sıkıcı sınıfın hareketlenmeye başlaması; diplomatik ve toplumsal protokolün çözülmesidir. Elias, ulusal ve uluslararası düzeni kuran Avrupa medeniyet sürecini, nezaket kurallarının (ve duygu kontrolünün) dünyaya yaygınlaş(tırıl)ması olarak okumuştu.

Fakat tarih, bu kuralların aşırı sıkılaştığı dönemlerin ardından daima bir gevşeme ya da patlama dönemlerinin ortaya çıktığını da kanıtlar.

Uluslararası politikada kimilerinin hayretle ve endişeyle izlediği güncel gelişmeler, 19. yüzyılın Viyana Kongresi düzeninin çöküşüne benziyor. O dönemde diplomatlar, kapalı kapılar ardında, belli bir “aile terbiyesi” içinde sorunları çözüyordu.

Bugün ise liderler, aracıları (büyükelçileri ve kurumları) devreden çıkararak doğrudan insanlığa ve meydanlara sesleniyor.

Bir devlet başkanının kaçırılması veya sosyal medya üzerinden yapılan tehditler, diplomatik salon adabının (evrenselleşmiş nezaket) bitmekte olduğunu ve duyguların çarpıştığı sokak kavgasının başlamakta olduğunu gösteriyor.

Bir bakıma Vestfalya öncesi Avrupa düzeninin tekrarlandığı bir evre…

Görüntünün Önemi

Bu dönüşüm, devletlerarası ilişkilerin ana kurumu olan diplomasiyi de kadük bırakıyor. Yasa Çağı’nın diplomasisi metin üzerine kuruluydu. Antlaşmalar, notalar, BM kararları…

Müzakere süreçlerinin ürettiği bu metinler soğuktur, rasyoneldir, ve de yavaştır… Metin, bürokrasinin ve devletin dilidir.

Oysa yeni çağın dili görüntü oluyor. Görüntü sıcaktır, kesindir, tartışmaya kapalıdır ve anlıktır. Ukrayna Savaşı’nda Zelenski’nin haki tişörtüyle çektiği 30 saniyelik bir video, Rusya’ya karşı bin sayfalık BM raporundan veya diplomatik kınama mesajından daha fazla mobilizasyon sağlayabiliyor.

BM Genel Kurulu’nda alınan kararlar, bu sıkıcı çağın en trajik kağıttan kaplanına dönüştü. Diplomatlar New York’ta süslü ama rasyonel metinler oylarken Gazze’den gelen tek bir kare fotoğraf, o metinlerin tamamından daha sahiciydi.

Bu dönüşüm, uluslararası siyasette otoritenin kaynağını değiştiriyor. Güç ve meşruiyet yasayı en iyi yazan ve uygulayan teknokratların elinden, duyguyu en iyi gösteren ve yöneten, kitleyle aracısız ve görüntülü bağ kurabilen “hakikatli” liderlerin eline geçiyor.

Martin Luther, matbaa ile Katolik Kilisesi’nin evrensel otoritesini nasıl parçaladıysa; bugünün liderleri de metnin önüne geçen bu görüntüleri kullanarak Liberal Uluslararası Düzenin kurumsal hegemonyasını parçalıyor.

Yasa çağının rasyonel/duygusuz bir müzakere süreci olarak ürettiği “kapalı kapılar ardındaki” diplomasi masası devriliyor.

Onun yerine bu “hakikatli” liderlerin doğrudan dünya kamuoyuna seslendiği, kuralsız ve gürültülü bir yeni güreş meydanı kuruluyor.

Bu süreç diplomasinin güç kaybetmeye başlaması, siyasetin en ham halinin, mücadelenin geri dönüşüdür.

Karanlık Bir Çağ mı?

Tüm bu dönüşüm değerlendirildiğinde, Yasa Çağı’nın ürettiği rasyonel insanlığın, düştüğü en büyük hata, bu süreci karanlık bir çağa giriş olarak okumaktır. Oysa tarihin uzun süreçli akışı bize aksini anlatır.

İnsanlığın doğurgan olduğu, yenilik ürettiği dönemler, “yasa çağları” değil, yasanın askıya alındığı o tekinsiz devirleridir.

Pax Romana’nın çöküşü, Avrupa’yı yüzyıllar süren bir kaosa sürükledi ama aynı kaos, Vestfalya’nın ve modern ulus devletlerin tohumunu attı.

Fransız İhtilali, rasyonel bir anayasa yazım süreci değil; Paris sokaklarında giyotinlerin çınladığı irrasyonel bir patlamaydı. Bugünün vazgeçilmez ve sorgulanmaz ideali demokrasi o vahşetin, o yasa dışı anın ürünüdür.

Yasa çağı korur, muhafaza eder yani dondurur. Fakat kuramaz.

Yeni bir düzen kurmak için o dondurulmuş ideallerin (liberal konsensüsün) çözülmesi gerekiyor. Şu an yaşadığımız süreç, o buzulların erimeye başlamasıdır.

Hakikatın Dönüşü

Bu yeni iklimin lider tipolojisine de değinmek gerekiyor. Bu süreç teknokrat bürokrat tipini de kuvvetli bir biçimde aşındırıyor. Yasa Çağı, Merkel tarzı duygularından arınmış, prosedüre uyan, öngörülebilir yöneticileri parlattı. Ancak bu lider tipi, sezgiyi yok edip yönetmeliği dayattı.

Bugün örneğin Emmanuel Macron, Yasa Çağı’nın son sınıf başkanı gibi davranıyor. Teorik konuşmalar ve ideallerle Avrupa’nın stratejik özerkliğinden bahsediyor ama kimse onu dinlemiyor, hatta Trump aksanına varıncaya kadar onunla dalga geçiyor. Çünkü Macron gibiler hala, dönüşmeye başlayan eski dünyanın kurallarıyla hareket ediyor.

Tarihsel sürece baktığımızda, dönüşüm anlarında yasalar, kurumlar ve bunların statükocularının değil, hakikatli ve duygulu isimlerin öne çıktığını görürüz.

Roma Cumhuriyeti tıkandığında Sezar sahneye çıktı, Osmanlı dağılırken Mustafa Kemal inisiyatif aldı.

Bugün de sistemin tıkandığı her yerde kurumsal prosedürleri alaşağı eden, risk alan ve kitlelerle doğrudan (duygusal) bağ kuran liderlerin yükselişi ve takdir görmesi bir tesadüf değildir.

Bu eğilim otoriterleşme, irrasyonelleşme etiketiyle geçiştirilemeyecek kadar derin bir tarihsel reflekstir.

İnsanlık, kriz ve dönüşüm dönemlerinde perdeler arkasındaki soyut kural ve kurumlara değil ağırlıklı olarak somut iradeye güvenmiştir.

İnsanın yalnızca aklı ve mantığı ile değerli olduğu bireyci çağdan, sadakatin ve aidiyetin öne çıktığı yeni (ya da kadim) bir kolektif döneme geçiyoruz. İşin ilginç yanı ise bunu bize aksi bir dünyayı kuran Batı gösteriyor.

***

Dünya, duygularından arındırılmış uslu bir düzenin konforundan çıkıp, mücadeleli ve duygulu bir denkleme doğru yol alıyor.

Bu süreç, kuralları ezberleyen iyi öğrencilere rol tanımıyor. Kuralsızlıktan korkmayan, belirsizlikle dans edebilen ülkelerin/liderlerin çağına dönüşüyor. Bu uyanış sarsıcı olabilir.

Ancak hakikaten de tarih, sınıfın en uslu çocuklarını değil en cesur yaramazlarını yazmıştır.