ABD ve İsrail tarafından İran’a açılan savaşın, 28 Şubat sabahı İran dini lideri ve devletin en yüksek otoritesi olan İmam Ayetullah Ali Hamaney’e yönelik suikastle başlayan 2. safhasında, İran’ın karşılık vermeye başlaması ile bölge kendisini savaşın ortasında buldu. 2025 yazında ön çekimini izlediğimiz 12 Gün Savaşında da İran, ABD’nin saldırılarını gerçekleştirdiği Katar’da bulunan üssünü hedef alarak misilleme yapmıştı. Bu sebeple İran’ın yine Körfez ülkelerindeki ABD üslerine saldırması çok sürpriz olmadı. İran kendisini çevreleyen tüm ABD üslerinin, meşru müdafaa hakkı için hedefi olacağını zaten belirtmekteydi. Fakat, özellikle Körfez ülkeleri için, asıl sürpriz olan, İran’ın ABD üslerine saldırıları karşısında ABD’nin ne kendi varlıklarını ne de koruma sağlama vaadiyle askerini konuşlandırdığı Körfez ülkelerini koruyamamış olmasıydı. Bu beklenmedik şok, Körfez ülkelerinin Amerikan “güvenlik şemsiyesi” altında nasıl bir güvenlik krizi ile karşı karşıya olduklarını ortaya koymuştur. Bu durumu Suudi Dış İşleri Bakanı Faysal bin Farhan’ın ifadeleri aslında çok iyi özetliyor: “36 yıldır Amerikan üslerinin bizi koruduğunu sanıyorduk. Şimdi görüyoruz ki, aslında biz onları koruyormuşuz.”1 Daha da ötesi, epeydir beklenilen ve İran’ın uzun zamandır elinde tuttuğu Hürmüz Boğazı kartını kullanması, güvenlik krizinin bölgesel sınırlarını aşarak küresel düzeyde ciddi ekonomi ve enerji sorunlarını gündeme getirmiş olmasıdır. Bu noktada ortaya çarpıcı bir güvenlik ikilemi çıkmaktadır ki, Körfez’de ABD askeri varlığı hakimiyetinde tesis edilen “güvenlik mimarisi” güvenliği sağlayamamış olmasının ötesinde, aslında Körfez’deki güvensizliğin yegâne kaynağı olması olmuştur.

Körfezde Petro-Dolar Güvenlik Stratejileri

1971 de İngiltere’nin Körfezden askeri olarak çekilmesiyle birlikte, ABD güvenlik şemsiyesi altında şekillendirilen yeni bir “bölgesel sistem” tesis edildi. Basra Körfezinin güvenliği küresel hegemonya için en hayati meselelerden biri haline geldi. Çünkü Körfez o dönemde dünyanın toplam enerji kaynaklarının %50 den fazlasını bünyesinde tutarken aynı zamanda küresel petrol tedariğinin %40ına yakınını Hürmüz boğazından geçmekteydi. Buna ilaveten petro-dolar endeksli Körfez petrol devlerinin petrol sanayisinin güvenliği dolar hegemonyasının güvenliği için hayati önem taşıyordu. İngiltere’nin çekilmesiyle oluşacak güç boşluğunu doldurmak üzere Amerikan yönetimi 70’li yıllarda, Başkan Nixon’ın “Çifte Sütun” (twin pillar) stratejisini uygulamaya koydu. Buna göre ABD, bölgede direk askeri varlık bulundurmak yerine, iki bölgesel güç İran ve Suudi Arabistan’ı yoğun bir şekilde silahlandırma stratejisini benimsedi. Böylece soğuk savaş bağlamında bölgeyi batı kontrolünde tutacak bir güvenlik mimarisi ile bölgesel statüko kuruldu. Bu güvenlik mimarisi bölgede Sovyetler etkisini engelleme amaçlı kuruldu. Zira Sovyetler Birliği müttefiki Irak Baas rejimi ve Yemen ve Ummanda ortaya çıkan Sovyetler yanlısı gerilla hareketleri bölgesel satükoya yönelik tehdit kaynaklarıydı. Bu bağlamda Muharrem Rıza Şah yönetimindeki İran’ın muazzam bir düzeyde silahlandırılması sonucu Şah, ABD’nin bölgedeki polisi olarak anılmaya başlandı. Diğer taraftan Şah bu politika kapsamında, CIA’in Irak Baas rejimini zayıflatmak üzere ABD ve İsrail tarafından Irak Kürtlerini hükümete karşı silahlandırmak üzere para transferini sağlama misyonunu yürütmekteydi.2

Yanlış Hesap Tahrandan Döndü

1979 da Sovyetlerin Afganistan’ı işgaliyle bölgeye inmesi ve İran İslam devrimi ile ABD’nin ileri karakolu olan Şah rejiminin yerini ABD karşıtı İslam Cumhuriyetinin almasıyla bölgesel güvenlik mimarisinin dengeleri Batı aleyhine dönmüş oldu. Artık bölgenin iki haydut devleti İran ve Irak, bölgedeki Batı siyasi ve güvenlik sistemini tehdit etmekteydi.

Bundan sonraki süreçte ABD Körfez güvenliği yine uzaktan, bu iki “haydut devletin” birbiriyle savaşmasının ve savaşın uzamasının desteklenmesi yoluyla sürdürüldü. 1980’de Irak lideri Saddam Hüseyin, yeni rejimin zayıflığını fırsat bilerek, Mısırdan boşalmış olan Arap dünyasının liderliğini ele geçirme hırsıyla İran’a savaş açtı.  8 yıl süren Irak-İran Savaşı boyunca ABD liderliğinde batı, her iki tarafa da yoğun bir şekilde silah sağlarken aynı zamanda, savaş şartları altında büyük bir güvenlik krizi içinde bulunan Arap yarımadasındaki körfez ülkelerini adeta silahlanma yarışına sokarak muazzam düzeyde petro-dolar akışı sağlamıştır. Savaşın sürdürülmesi politikası doğrultusunda oluşturulan bölgesel güvenlik mimarisi büyük bir güvenlik ikilemini ortaya koymuştur. Bu bağlamda “bölgesel güvenlik mimarisinin” yapı söküm analizi için temel mesele kimin güvenliği? sorusunun cevabında yatmaktadır. Çünkü, ABD liderliğindeki bölgesel güvenliğin, bölge aktörlerinin güvenliğini sağlamaktan uzak, aslında batı çıkarlarının güvenliğinin sağlanması temelinde kurgulandığı çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmıştır. Dolaysıyla Batının bölgesel güvenlik dizaynı gerçek bir güvenlik değil fakat tehdit kaynaklarının bölgesel aktörler tarafından değil, ABD tarafından belirlendiği ve on yıllar boyunca devam edecek olan bir güvenlikleştirme projesi olarak sürdürülmüştür.

Körfez Savaşları ve Yeni Müsvedde Sayfa

1991 de Irak’ın Kuveyt’i işgali sonrasında başlayan Körfez savaşıyla birlikte Körfez güvenlik mimarisinin ileri aşamasına geçildi. Irak-İran savaşı boyunca “Arap dayanışması” temelinde Irak’ı devrimci İran’a karşı milyon dolarlık hibe ve kredilerle destekleyen Suudi Arabistan, Kuveyt, BAE gibi körfez ülkeleri Saddam’ın kendisine belki de en büyük miktarda destek veren Kuveyt’i işgaliyle büyük bir şok yaşamıştır. Büyük bir güvenlik bunalımına giren Körfez ülkeleri, Körfez Savaşıyla birlikte kapılarını sonuna kadar ABD üslerine açmış ve Körfezin hızla ABD üslerinin doldurduğu bir askeri haba dönüştüğü ve direk ABD askeri varlığının, Körfez ülkelerine sağladığı “güvenlik şemsiyesi” altında oluşturduğu “güvenlik” sistemine geçilmiştir. 90’lar boyunca Körfez ülkelerinde Clinton yönetiminin “çifte çevreleme” (dual contaiment) politikası çerçevesinde, kapsamı genişleyen ve boyutları derinleşen ABD askeri yapılanması iki bölgesel tehdit İran ve Irak’ı çevrelerken, Körfez ülkelerinde diğer bir güvenlik ikilemini yaratmıştır. Özellikle Suudi Arabistan’da ABD askerinin ülkede yer almasına ve genel olarak ABD ile geliştirilen güvenlik iş birliğine karşı çıkan yerel grupların şiddet içerikli reaksiyonları çeşitli ABD askeri varlıklarını hedef almıştır.

Irak’ta Saddam rejiminin varlığı 90’lar boyunca söz konusu “güvenlik” yapılanmasının ana “meşruiyet” dayanağı olma işlevi gördüğünden, bu süreçte Saddam Hüseyin’in eliminasyonu ertelenmiştir. Milenyum başında, 9/11 saldırılarının sağladığı fırsatı değerlendiren ABD yönetimi, terörle mücadele kapsamında yarım kalan işi tamamlamak üzere 2003’te Irak’ı işgal etmiştir. 2000’ler boyunca ABD askeri varlığı bölgede pervasız bir ivme kazanırken, Saddam tehdidinin ortadan kaldırılmasıyla, bölgenin yegâne “tehdit kaynağı” olarak kalan İran’a yönelik güvenlik çevrelemesi çok boyutlu olarak sürdürülmüştür. Bu süreçte İran Cumhuriyeti’nin İsrail’i çevreleyen bölgesel askeri açılımını güçlendirmesinin “İsrail güvenliği” için büyük bir sorun teşkil etmesi, Amerikan dış politikasına direk yansımış ve İran, nükleer meselesi temelinde hedefe konmuştur.

Arap Baharı ve Sonrası Körfezde Güvenlik Yapılanması

2010’ların başında patlak veren Arap Baharı devrimleri sonucu bölgede geniş çerçevede yeniden şekillenen jeopolitik dengeler bağlamında Körfez “güvenlik mimarisi” ABD hegemonyası altında, “İran tehdidi” ne yönelik güvenlik yapılanmasında İran’ı Körfez ülkelerindeki ABD ve diğer Avrupa güçlerinin askeri varlıkları ile çevreleme projeksiyonunun ötesine geçerek direk çatışma sürecine geçmiştir. 2015’te Suudi Arabistan liderliğinde oluşturulan bölgesel askeri koalisyon, Yemen’de İran vekil gücü olarak görülen Husi’lere savaş başlatmış ve Yemen’de vekalet savaşı on yıl boyunca devam etmiştir. Bu bağlamda, bu süreçte bölgede tırmandırılan Şii-Sünni gerilimi temelinde inşa edilen İran tehdidi algısı bölgesel kamuoyu desteğinin alınması sağlanmıştır. Diğer taraftan aynı tarihte, Obama Yönetiminin Avrupalı müttefikleriyle birlikte İran ile Nükleer Anlaşmasını imzalaması gerilimi çok kısa bir süreliğine azaltmışsa da, Donald Trump’ın 2016’da görevi devralması sonrasında anlaşmayı feshetmesine kadar sürmüştür.

Gazze Direnişi ve Yeni Arayışlar

7 Ekim’de başlayan süreçte, Gazze soykırımı merkezli olarak bölgesel güvenlik denkleminin yeniden değerlendirilmesine paralel olarak, uluslararası kamuoyunun büyük tepkisini toplayan İsrail Natenyahu hükümetinin, sistematik olarak ABD’yi İran’a yönelik savaşa zorlama girişimleri yürütmüştür.  Bu kapsamda, Suriye’de Esad rejiminin düşüşü ve Hizbullah liderliğinin zayıflatılması İsrail açısından İran aleyhine önemli kazanımlar olarak görülmüştür. İran’ın hedef alınmasının temel argümanı olan Nükleer silah iddiasının sürekli gündeme getirilmesine karşılık, İran tarafı 2015’te olduğu gibi müzakere masasına oturmuş, nükleer silahlanma konusunda3 gerekli güvenceyi vermiştir. Anlaşmanın imzalanması aşamasında, İsrail ABD’yi Haziran 2025’te kendisiyle birlikte İran’a saldırı başlatmakta başarılı olmuştur. 28 Şubat’ta başlayan İsrail-ABD saldırısı yine taraflar Umman aracılığında nükleer görüşme masasında iken gelmiş ve yine İran tehdidine yönelik bölgesel güvenlik mimarisinin ana argümanı olan nükleer silah konusunun kapatılması engellenmiştir.

Sonuç olarak; bugün gelinen noktada görülüyor ki, 2003’te Irak’ın işgaliyle Saddam Hüseyin’in elimine edilmesinden bu yana, “İran tehdidi”ne karşı yapılandırılan güvenlik mimarisi, aslında gerçek İran tehdidinin bizzat hazırlayıcısı ve davetçisi olmuştur. Son olarak, bölgesel güvenlik yapılanmasının bir ayağı olarak, Türkiye’de mevcut NATO askeri radar üssü Kürecik’te Patriot hava savunma sisteminin yerleştirilmesi Türkiye’ye, korumadan ziyade tehlike vadetmektedir.

Türkiye’nin güvenliğinden ziyade, NATO’yu savaşa çekerek saldırgan ülkelere güç kazandırmayı hedefleyen bu girişim, Türkiye’yi de aynı Körfez ülkeleri gibi son derece güvensiz bir duruma sokmakta ve savaşa sürüklemektedir. Öncesinde gerçekleşen ve İran tarafından reddedilen Türkiye sınırlarına yönelik bir takım hava saldırılarının, Türkiye’yi NATO bağlamında savaşa çekmek için provokatif bir işlev gördüğü anlaşılmaktadır.