2025 yılının başlarında Lübnan’da yeni siyasal döneme geçilmesiyle birlikte, devlet egemenliğinin tesisi yönünde daha kararlı ve sert bir politik rotanın izleneceğine dair bir yol haritası ortaya kondu. Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile Başbakan Nevvaf Selam’ın Lübnan’ın geleneksel siyasal figürlerinden farklı olan profilleri değişime dair beklentileri artırırken, son iki yılda bölgesel konjonktürde yaşanan dönüşümler ülkede devlet otoritesinin yeniden kurulabileceği ve Lübnan’ın bölgesel rolünün artabileceği yönündeki ihtimalleri güçlendirdi. Bununla birlikte, egemen devletin temel çekirdeğini oluşturan askeri ve siyasi gücün devlet tekeli altında toplanması gerekliliği, ayrıca devletin kendi toprakları üzerinde ve uluslararası sistemde siyasi, askeri, hukuki otorite düzeninde belirleyicisi olması prensibinin, ülkenin mezhep temelli siyasal yapısı ve Hizbullah’ın askeri gücü nedeniyle sınırlı kalacağı bilinen bir gerçekti. Aynı zamanda da devletin aşması gereken kritik eşiklerin en riskli olanlarıydı.

Bu kapsamda yeni kurulan hükümet mezhepçi siyasal dengeyi yeniden yapılandırma kapasitesine sahip olmadığından stratejik odağını doğrudan Hizbullah’ın silahsızlandırması meselesine yönlendirdi. Aksa Tufanı sonrasında İsrail’in yoğun operasyonları sonucunda Hizbullah’ın zayıflayan askeri gücünün tasfiye edilmesi, egemen devlet inşası açısından bir fırsat olarak görüldü. Ancak devletin iç egemenliğini Hizbullah’ın askeri gücünün ortadan kaldırılması üzerinden tahkim etme yönündeki bu yaklaşım, beklentilerin aksine, ülkeyi daha derin ve çok katmanlı kriz dinamikleriyle karşı karşıya bıraktı. Zira bu süreçte, “yeni-sömürgeci” olarak kavramsallaştırılabilecek bir müdahale biçimi, kısa süre içerisinde Lübnan siyasal alanında belirginlik kazanmaya başladı. Bu müdahale düzeninin başlıca aktörleri ise yaygın varsayımın aksine Fransa değil, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri oldu.

İsrail’in Kolonyal Projesinde Lübnan

Ortadoğu’nun Lübnan krizinde başat rolü her ne kadar mezhepçi siyasal sistem oluştursa da ülkenin siyasi krizlerinin zeminlerinden birini de İsrail’in Lübnan politikası oluşturmaktadır. 1948 sonrası Lübnan’la sınır ihtilafları başta olmak üzere, Filistinli mülteci ve direniş örgütleri üzerinden şekillenen İsrail politikası,1980’lerden itibaren Hizbullah ekseninde çatışmacı bir karaktere büründü. Bir başka ifadeyle İsrail, Lübnan’ın kaygan siyasi zemini ve parçalı toplumsal yapısı üzerinden tahakküm stratejisi geliştirerek, İsrail zihnine entegre olabilecek bir Lübnan’ın oluşması adına karşısına çıkan her güvenlik tehdidini hatta doğrudan tehdit oluşturmayan unsurları dahi araçsallaştırmaya başladı.

Tarihsel arka plan incelendiğinde, İsrail’in henüz devletleşmediği dönemde dahi Lübnan projesine dair çeşitli senaryolara sahip olduğu görülmektedir. Bu bağlamda 1919 yılı dikkat çekmektedir. Balfour Deklarasyonunun ilanıyla birlikte siyonist hareket Filistin topraklarında hegemonya kurmaya başlarken, Lübnan’da Fransız manda düzeni öncesinde Maruni merkezli bir devletin mümkün olup olmadığı tartışılmaktaydı. İki taraf arasındaki ilk temaslar ise, Maruni patrik Antuan Arida’nın çağrısıyla Yahudilerin Filistin’de, Marunilerin de Lübnan’da karşılıklı olarak birbirlerini tanıyacakları devletlerin oluşması fikri etrafında şekillendi. Süreç içerisinde İsrail Filistin topraklarını işgal yoluyla devleti kurarken, Maruni Hristiyanlar Sünni, Şii ve Dürzi unsurların da dahil olduğu çoğulcu bir siyasal yapı içerisinde konumlanmak durumunda kaldı. İsrail, gelişen bu yeni konjonktür karşısında ise Lübnan’a yönelik stratejisini mezhepçi dengeye göre dizayn etmeye başladı.

İsrail’in kolonyal zihniyetinde Lübnan’ın konumu Eski Ahit’te 71 kere geçen atıfla “Tanrı’nın İsrail halkına vaat ettiği toprakların doğal sınırlarından biri olarak” tasvir edilmektedir. Bununla birlikte esasen Lübnan’ın jeopolitiği, halihazırdaki şiddet sarmalını ve Litani Nehri krizini daha net açıklamaktadır. Nitekim nehrin İsrail’in kuzeyindeki güvenlik kuşağını oluşturması için sınır hattını oluşturmasına yönelik planların tarihi Paris Barış Konferansı’na kadar gitmektedir. Konferansta Chaim Weizmann’ın Yahudi yurdunun sınırlarının Litani Nehri ile Ürdün’deki Yermuk Nehri’ni kapsaması yönündeki talebi, bu bağlamda dikkate değer bir perspektif sunmaktadır. Litani meselesinin 1956 ve 1970’lerde yeniden gündeme gelmesi, özellikle 1970 yılında FKÖ’nün Ürdün’den çıkarak Güney Lübnan’a yerleşmesi ve 1990’lardan itibaren Hizbullah’ın bu bölgede ana aktör haline gelmesi, İsrail açısından müdahale ve işgal için elverişli bir zemin oluşturmuştur. Günümüzde Litani’nin kuzeyine kadar uzanan bir tampon alan oluşturma yönündeki talepler de İsrail’in geçmişte diplomatik yollarla çözemediği bu meseleyi, askeri yöntemlerle çözme arayışının bir devamı niteliği taşımaktadır.

İsrail, siyonist projenin kolonyal hedeflerini hayata geçirebilmesi ve Lübnan’ın jeopolitiğinin kullanılması için ülkedeki siyasal düzenin entegre edilebilir bir yapıya dönüştürülmesi gerekliliği üzerinden de çeşitli yöntemlere başvurmuştur. 1975 yılında başlayan Lübnan iç savaşı bu entegrasyon sürecinde ihtiyaç duyulan yerel ittifakların kurulmasını kolaylaştırmıştır. Bu doğrultuda da 1982 yılında Falanjistlerin lideri Beşir Cümeyyil’in İsrail ile iş birliği arayışında aktif rol üstlenmesi, İsrail’i Lübnan’a yaklaştırmıştır. Yine kolonyal proje kapsamında önemli bir adım olarak 1983 yılında Emin Cümeyyil ile bir anlaşma imzalamıştır. Anlaşmanın Lübnan Parlamentosu tarafından onaylanmaması nedeniyle yürürlüğe girmemesi İsrail’in yöntemini çeşitlendirmesinin önünü açmıştır. Nitekim 1996 yılında Hizbullah ile yaşanan çatışmaların 2006’daki ikinci büyük savaşla devam etmesi, 2000 yılında güney Lübnan’dan çekilirken bölgeyi emanet ettiği yerel müttefiki Güney Lübnan Ordusu’nun kısa sürede dağılması İsrail’in Lübnan’ı mandalaştırma hedefi açısından yeterli olmadığına işaret etmiştir. Bu durum, İsrail’in söz konusu hedefi gerçekleştirebilmek için dış destek arayışına yönelmesine neden olmuştur. Fransa’nın bu süreçte kendisiyle rol paylaşımı yapmayacağını öngören İsrail, Körfez ülkelerinin Lübnan’a azalan ilgisi ve İran’ın da geçirdiği askeri ve dış politika dönüşümünün karşısında Amerika Birleşik Devletleri’ni Lübnan üzerinde daha doğrudan bir rol üstlenmesi yönünde harekete geçmiştir. Bu doğrultuda özellikle 2023 yılıyla birlikte kolonyal müdahale biçimi ABD’nin başat aktörlüğü üzerinden yeniden yapılanmaya başlamıştır.

Lübnan’ın Yeni Manda Dönemi ve Sömürgeci Güç Olarak ABD

Lübnan’ın İsrail açısından siyasi ve askeri olarak yeniden dizayn edilmesi hedefi, öncelikle ülkenin Fransa’nın nüfuzundan çıkıp bir başka dış müdahaleye daha açık hale gelmesini gerektirmiştir. ABD’nin de açık onayıyla işleyen bu süreç, Fransa’nın Lübnan’daki etkisinin sistematik biçimde zayıflatılması başarıyla ilerlemektedir. Bu süreçte İsrail, Lübnan’da Fransız tarzı bir tahakküm biçimi takip edemeyeceğinden dolayı kolonyal projesini ABD üzerinden sürdürmeyi daha işlevsel bir strateji olarak görmüştür. Öte yandan özellikle Trump döneminde Washington yönetiminin Lübnan toplumuna yönelik üstenci yaklaşımı ve ABD’nin Lübnan hükümetinin meşruiyetini kendi normatif çerçevesi üzerinden tanımlama eğilimi ülkede siyasal baskının artmasına ve buna paralel olarak toplumsal kırılmaların derinleşmesine yol açmıştır.

İsrail ve ABD’nin Lübnan’a yönelik bu yeni müdahale biçimi, 1920-1943 arası yaşanan manda döneminden belirgin şekilde farklılaşmaktadır. Bu anlamda Fransa’nın Lübnan’daki tahakkümü askeri ve siyasi olduğu kadar Beyrut’u “Küçük Paris”e dönüştürme yönündeki girişimleri gibi kültürel ve zihinsel bir hegemonya inşasına dayanırken, günümüzde ortaya çıkan yeni-sömürgeci yaklaşımın Beyrut’u “Gazzeleştirme” gibi daha yıkıcı ve işlevsizleştirici bir stratejiye yöneldiği görülmektedir. Buradaki temel amaç, bölgesel etkiden yoksun, dışa bağımlı ve yalnızlaşmış bir Lübnan yaratarak ülkeyi İsrail’in stratejik çıkarları doğrultusunda hareket eden bir aktöre dönüştürmektir. İlk manda dönemiyle benzerlik taşıyan tek nokta ise toplumsal dokunun parçalanmasına yönelik girişimlerdir. Bu noktada, ilk manda döneminde gözlemlenen “böl, parçala – yönet” stratejisinin güncellenmiş versiyonu devreye sokulduğu net bir şekilde görülmektedir. Özellikle Şii topluluğun diğer mezhepler karşısında izole edilmesi ve Hristiyan, Sünni ve Şii gruplar arasında gerilim hatlarının derinleştirilmesi, bu stratejinin temel araçları arasında yer almaktadır.

Lübnan, 2023 Gazze savaşı, Hizbullah’ın dönüşümünün hız kazanması ve İsrail’in yayılmacı ve agresif politikalarıyla yeni bir kriz sarmalının içine girmiştir. Ülkedeki siyasal fay hatlarının derinleşmesi dış müdahaleyi kolaylaştırırken Lübnan çok derin bir uçuruma sürüklenmektedir. İsrail Lübnan üzerindeki sömürgeci hedeflerini halihazırda askeri operasyonlar üzerinden sürdürmekte, siyasal düzlemde de Lübnan’ın egemenlik kapasitesini aşındırmaya yönelik hamlelerde bulunmaktadır. Bu durum ABD ve İsrail hegemonyasında Lübnan’da ikinci manda döneminin başladığının en somut delilidir.