6 Ocak’ta Suriye yönetiminin toprak bütünlüğünü yeniden tesis etme hedefi doğrultusunda Fırat’ın batısında başlattığı askerî operasyonun başarıyla sonuçlanması, ülkede yalnızca güvenlik dengelerini değil, aynı zamanda siyasal yeniden yapılanma sürecini de doğrudan etkilemiştir. 10 Mart 2025 mutabakatının akamete uğramasında belirleyici olan SDG’nin federal yönetim talepleri ile entegrasyon sürecine yönelik agresif tutumu, merkezi otorite açısından askerî müdahaleyi kaçınılmaz kılan başlıca faktörler arasında yer almıştır.

Bu bağlamda PKK/YPG unsurlarının sahadaki direnişinin kısa sürede kırılması ve Suriye Ordusu’nun hızlı ilerleyişi, olası yeni bir iç savaş senaryosunun önüne geçmiştir. 20 Ocak’ta taraflar arasında sağlanan nihai ateşkesle birlikte, Kürt toplumunun ve Fırat’ın doğusundaki bölgelerin merkezi devlet yapısıyla yeniden bütünleştirilmesine yönelik siyasal ve idari adımlar atılmaya başlanmıştır.

Bununla birlikte söz konusu gelişmeler, Suriye sahasında ayrılıkçı eğilimlerin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Bu çerçevede temel soru, 8 Aralık Devrimi’nin ilk günlerinden itibaren İsrail desteğini arkasına alarak Süveyda merkezli çatışmalarda başat bir aktör hâline gelen Dürzi dinî lider Hikmet el-Heceri ve ona bağlı milis yapıların, Şam yönetimi açısından yeni dönemin en kritik meydan okumalarından birini oluşturup oluşturmayacağıdır.

Süveyda’nın İzolasyonu ve Heceri’nin Pozisyonu

2025 yılı boyunca üç ayrı şiddetli çatışmaya sahne olan Süveyda ve Şam kırsalındaki Ceramana bölgesi, Dürzilerin Suriye’den ayrılarak bağımsız bir siyasal yapı oluşturmayı hedeflediklerine dair senaryoların güç kazanmasına yol açmıştır. Özellikle temmuz ayının ortasında Bedeviler ile Dürziler arasında başlayan ve kısa sürede tırmanan çatışmalar, Dürzi dinî lider Hikmet el-Heceri’nin söylemini daha sert bir çizgiye taşımıştır. Bu süreçte Heceri, dinî kimliğinin ötesine geçerek siyasal misyonunu öne çıkarmış; Süveyda’da bir katliam yaşandığını ileri sürerek silahlı direnişin sürdürülmesinde ısrar etmiş ve uluslararası müdahale çağrısında bulunmuştur.

Bu çağrıya doğrudan karşılık veren tek aktör İsrail olmuş; Tel Aviv yönetimi, Şam’daki Genelkurmay binasını hedef alan hava saldırısıyla sürece fiilen müdahil olmuştur. Bununla birlikte, takip eden haftalarda ellerinde İsrail bayrakları taşıyan Dürzilere ait görüntülerin servis edilmesine rağmen, İsrail’in Süveyda’ya yönelik desteğini kısa sürede geri çektiği görülmüştür. Öte yandan, Dürzi cephesinden yükselen uluslararası müdahale çağrılarının küresel gündemde Heceri’nin beklediği ölçüde karşılık bulmaması, Süveyda’nın giderek artan bir izolasyon sürecine girmesine zemin hazırlamıştır.

Bu aşamada, Suriyeli Dürzilerin entegrasyon süreci ile siyasal kriz arasındaki konumuna yakından bakmak gerekmektedir. 8 Aralık Devrimi’nden bu yana Hikmet el-Heceri’nin, Dürzilerin tek ve mutlak dinî ve siyasal temsilcisi olduğu yönünde bir söylem inşa edilmiş olsa da, bu iddianın toplumsal meşruiyetinin tam anlamıyla karşılık bulmadığı görülmektedir. Nitekim son çatışmalar sırasında Lübnan ve İsrail’de yaşayan Dürziler mezhepsel dayanışma mesajları vermekle yetinmiş; ayrılıkçı ya da özerk bir yönetim fikrini açık biçimde benimseme konusunda çekimser davranarak Heceri’nin aradığı siyasal desteği sunmamışlardır.

Bu bağlamda, Heceri’nin en güçlü hamisi ve arka plandaki temel aktör olarak öne çıkan İsrailli Dürzi dinî lider Muvaffak Tarif’in, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’tan talep ettiği siyasî desteğe rağmen, çatışmaların ardından Barrack’ın yaptığı “Dürziler Dürzi toprağı istiyor, ancak Şam bunu istemiyor” yönündeki açıklama dikkat çekicidir. Söz konusu ifade, İsrail’in Suriye sahasında Dürziler üzerinden üretmek istediği istikrarsızlığa mesafeli durduğuna işaret edebileceği gibi, Heceri’nin giderek artan güç konsolidasyonu arayışına yönelik isteksizliğin de bir yansıması olarak okunabilir.

Ağustos ayının sonunda Hikmet el-Heceri’nin Dürzi milis grupları “Ulusal Muhafız Birlikleri” adı altında tek bir çatı altında toplayarak Suriye hükümetine karşı kurumsallaşmış bir askerî yapı oluşturma girişimi ise sahadaki iç rekabetler nedeniyle başarısız olmuştur. Ricalü’l-Kerame’nin de dâhil olduğu bu yapıların kısa süre içerisinde liderlik, temsil ve güneydeki ana ulaşım hatlarının kontrolü konularında kendi aralarında çatışmaya girmesi, Dürzi milislerin parçalanma sürecini hızlandırmıştır. Dürziler arasındaki tansiyonun giderek yükselmesi ve milis yapıların çözülme eğilimine girmesi, Heceri’nin Süveyda’daki siyasal ağırlığını belirgin biçimde zayıflatmıştır. Krizin iç dinamikler üzerinden derinleşmesiyle birlikte, Ulusal Muhafızlar bünyesindeki grupların art arda yayımladıkları bildirilerle Heceri’ye bağlı olmadıklarını ilan etmeleri, liderliğinin sahadaki karşılığının hızla eridiğini göstermiştir.

Temmuz ayındaki çatışmaların ardından Dürzi milisler ile Suriye Geçici Hükümeti arasında bir ateşkes sağlanmış olmasına rağmen, sahada düşük yoğunluklu çatışmaların sürdüğü gözlemlenmektedir. Bu durum, Süveyda’daki güvenlik ortamını daha da kırılgan hale getirirken; Ulusal Muhafızlar’ın bölgeye giriş ve çıkışları kısıtlayarak Dürzi halkın Şam ile temasını engellemeye başlaması, toplumsal gerilimi artıran unsurlar arasında yer almıştır. Bu çerçevede Hikmet el-Heceri’nin milis grupların dağılmasını engelleyememesi ve bağımsız hareket eden unsurları kontrol altına alamaması, Dürzi toplumunun maruz kaldığı izolasyonun derinleşmesine yol açmıştır. Milis güçlerin halk üzerinde baskı kurarak sindirme yoluna gitmesi; buna karşılık sivil nüfusun kent merkezinde ve kırsal alanlarda yerel silahlı gruplar ile hükümet güçleri arasında süren çatışmaların ortasında kalması, Dürzi toplumunun hem siyasal hem de güvenlik açısından ciddi bir sıkışmışlık yaşamasına neden olmuştur..

Özerklik Planı ve İsrail’den Beklenen Yardım

Süveyda’daki mevcut tablo dikkate alındığında, yaz sonundan itibaren sahadaki denklemin liderlik, dış destek ve entegrasyon eksenlerinde belirgin bir dönüşüm geçirmeye başladığı görülmektedir. Dürzi meselesi, kısa süre önce Suriye’de SDG dosyasının kapanmasıyla birlikte farklı bir bağlama evrilmiş; bu durum, Süveyda merkezli kriz dinamiklerinin yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmıştır. Bu çerçevede Hikmet el-Heceri’nin 13 Ocak’ta İsrail merkezli Yedioth Ahronoth gazetesine verdiği beyanatlar özellikle açıklanmaya muhtaçtır. Zira Suriye ordusunun SDG’ye yönelik bir operasyon gerçekleştireceğine dair işaretlerin aylar öncesinden ortaya çıkmış olması, Heceri’nin açıklamalarındaki çelişkileri daha görünür hâle getirmektedir.

Nitekim Hikmet el-Heceri’nin söz konusu mülakatta SDG ile stratejik bir iş birliği içerisinde olduklarını vurgulaması, bu ilişkinin devam edeceğine işaret etmesi ve Kürt milislerin güvenlik performansına duyduğu takdiri dile getirmesi, sahadaki güncel gelişmelerle örtüşmeyen bir söylemin üretildiğini düşündürmektedir. Bu söylemin arka planında ise Kasım 2024’te Suriye’de henüz devrim gerçekleşmemişken, İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın görevi devralmasının ardından yaptığı açılış konuşmasında ortaya koyduğu yaklaşımın etkili olduğu açık biçimde görülmektedir. Saar’ın Orta Doğu’daki azınlıklar arasında dayanışmanın önemine vurgu yaparak Kürt ve Dürzi topluluklarıyla ilişkilerin güçlendirilmesi çağrısında bulunması, Dürzi–Kürt ortaklığının stratejik hamisinin İsrail olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Heceri’nin sıkça dile getirdiği “Bizi bugüne kadar yalnızca İsrail korudu” söylemi ise, esasen Saar’ın “Her zaman azınlık olacağımız bir bölgede, doğal ittifakların diğer azınlıklarla kurulması gerektiğini anlamalıyız” şeklindeki ifadelerinin bir teyidi olmaktan öteye geçmemektedir. Bu bağlamda Heceri açısından İsrail, özerklik hedefi doğrultusunda tek ve en güçlü müttefik olarak kritik rolünü sürdürmektedir.

Bununla birlikte İsrail’in son dönemde Suriye sahasında bir eksen kaymasına giderek zaman zaman Golan hattına yoğunlaşması, Süveyda’ya verdiği önceliğin azalmasına yol açmıştır. İran’daki gelişmeler üzerinden yeni bir askerî senaryonun tartışılmaya başlanması da Dürzi meselesinin İsrail açısından ikinci plana itilmesine neden olmuştur. Bu koşullar altında, dış destekten büyük ölçüde yoksun kalan ve toplumsal meşruiyeti giderek aşınan bir liderliğin peşinden gidilerek Suriye hükümetiyle açık bir çatışmaya girilmesi, Dürzi toplumu açısından rasyonel bir seçenek olarak görülmemektedir.

Son tahlilde Hikmet el-Heceri’nin son dönemdeki açıklamaları, özerklik talebinden tamamen vazgeçmediğine işaret etmekte; kendisini hâlen Dürzi toplumunun en güçlü temsilcisi olarak konumlandırma çabasını sürdürdüğünü göstermektedir. Her ne kadar bugüne kadar özerklik çağrılarına bölgesel ya da uluslararası düzeyde anlamlı bir karşılık verilmemiş olsa da, “Cebel-i Başan” söylemi üzerinden kriz üretme girişimlerinin devam etmesi, bu stratejinin bütünüyle terk edilmediğini ortaya koymaktadır. Öte yandan İsrail’in bölgede istikrarsızlık üretmeye yönelik politikalarının sürmesi ve Suriye’deki geçiş sürecinin henüz tamamlanmamış olması, Dürzi meselesinin ilerleyen dönemde yeniden gündeme gelme ihtimalini bütünüyle ortadan kaldırmamaktadır. Dolayısıyla Suriye’de kimlik bütünlüğünün tesis edilmesi adına Dürzi meselesinin askerî yöntemler dışında, daha kapsayıcı ve somut siyasal politikalarla ele alınması önem arz etmektedir.