Körfez ülkelerinden herhangi birinde bölgesel sorunların konuşulduğu bir konferansa katıldıysanız, muhtemelen en sık duyduğunuz cümlelerden birisi şu olmuştur: “İran, bölgenin güvenliği için İsrail’den daha büyük bir tehdit.”

Gerçekten de Körfez’de özellikle akademisyen ve entelektüellerin İran’a karşı algısı son derece negatiftir. Bu aslında Körfez Arap hükümetlerinin İran’a karşı tutumlarıyla paralellik arz eder. Öyle ki, Körfez Arap hükümetleri İran’a karşı daha sert tutum takınılması ve daha sert ekonomik yaptırımların hayata geçirilmesi söz konusu olduğunda İsrail kadar aktif bir propaganda yürütmüşlerdir. Bu anlamda Körfez ülkelerinin nüfuslarına oranla yaptıkları yüksek askeri harcamaların en önemli sebebinin İran’ı askeri olarak dengelemek, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Yemen gibi ülkelere yönelik dış politikalarının ise yine bu ülkelerdeki İran’ın nüfuzunu azaltmak olduğu rahatlıkla söylenebilir.

İran’ın artan nüfuzundan endişe duyan Körfez ülkelerinin, 2015 yılında İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan başından beri ciddi anlamda rahatsız olduğunu söylemeye gerek yok. Zaten Körfez Arap ülkelerinin ABD’nin önceki Başkanı Barack Obama’ya ilişkin öfke ve hayal kırıklığının temelinde Obama’nın İran’a karşı yumuşak tutumu vardı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın, Obama döneminde imzalanan nükleer anlaşmadan çekildiğini açıklaması, tahmin edilebileceği üzere Körfez ülkelerinin yüreğine su serpti. Ancak, ‘’Körfez ülkeleri Trump’ın kararını memnuniyetle karşıladı’’ gibi genel bir ifade ile durumu özetlemek çok doğru değil, zira Körfez İşbirliği Konseyi’ne (KİK) üye olan altı Körfez ülkesinin altısının da aynı tepkiyi verdiğini söylemek zor.

Trump’ın kararına Körfez’de en çok sevinen ülkeler hiç şüphesiz Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) oldu. İkilinin Körfez’deki en yakın müttefiki olan Bahreyn de ABD Başkanı’nın kararına desteklerini açıklamakta gecikmedi. Öte yandan kararı Suudi Arabistan ve BAE kadar büyük bir coşku ile karşılamayan Katar, Umman ve Kuveyt, daha ölçülü ve hatta çekimser bir ton kullandı.

Suudi Arabistan

Suudi Arabistan’ın, yalnızca Körfez’de değil, tüm dünyada nükleer anlaşmanın feshedilmesine en çok sevinen ülke olduğunu söylemek yanlış olmaz. Suudi Dışişleri Bakanı Adil el Cubeyr, Trump’ın İran kararını açıklamasının hemen ardından yaptığı değerlendirmede İran nükleer silahlanma programına geri dönerse ülkesinin de aynısını yapacağını söyledi. Suudi Arabistan’ın ABD Büyükelçisi Prens Halid bin Selman ise, ülkesinin Trump’ın kararını sonuna kadar desteklediğini yazarak, “en başından beri kaygılıydık” dedi.

Birleşik Arap Emirlikleri

İran ile yapılan anlaşmaya ilk günden beri karşı olan BAE de, Trump’ın kararına en az Suudi Arabistan kadar sevindi. Dışişleri Bakanlığı, anlaşmadan çekilme kararını desteklediğini açıklarken, Bakan Enver Gargaş resmi Twitter hesabından Trump’ın kararı doğru bir karar’’ dedi.

Bahreyn

Bahreyn de, Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklama ile ABD Başkanı’nın İran kararına destek açıklaması veren ülkeler arasında yer aldı. Bakanlık’tan yapılan açıklamada, ‘Trump’ın kararının, İran rejiminin bölgede terörü yaymaya dönük politikalarını dizginleme adına önemli bir adım’ olduğunun altı çizildi.

Umman

Daha politik bir söylem benimseyen Umman ise her ne kadar açıktan söylemese de Trump’n kararından memnun olmadığı mesajını, Dışişleri Bakanlığı tarafından yaptığı açıklamanın satır aralarında verdi. Açıklamada, ‘Umman’ın hem ABD hem de İran ile dostça ilişkileri bulunduğu ve bunu korumakta kararlı olduğu’ vurgulandı.

Katar

Yaklaşık bir senedir Suud ve BAE’nin abluka uyguladığı Katar ise Körfez ülkeleri içinde en dikkatli ve ölçülü tepki gösterenlerden biri oldu. Ülke, önceliğinin ‘Ortadoğu’nun nükleerden tamamen arınması ve nükleer silahlanma yarışının negatif sonuçlarından kaçınmak olduğu’ yorumunu yapmakla yetindi.

Kuveyt

Suud’un aksine Kuveyt, en kötü anlaşmanın, hiçbir anlaşma olmamasından iyi olduğu tezini savunarak Trump’ın çekilme kararına tepkisini dile getirdi. Kuveyt Dışişleri Bakan Yardımcısı yaptığı açıklamada, bölgenin güvenliğine ve istikrarına katkıda bulunması sebebiyle anlaşmayı başından beri desteklediklerini söyledi.

İran Devrimi ve Şii Nüfus Faktörü

Körfez ülkelerinin ABD’nin İran nükleer anlaşmasından çekilmesi karşısında verdikleri tepkileri kısaca özetledikten sonra esas soru, bu farklılıkları nasıl yorumlamak gerektiği. İran’ın, Körfez Arap ülkeleri için 1979 İran devriminin ardından en önemli güvenlik sorunu olduğu söylemeye gerek yok. İran devrimi, ABD ve Körfez ülkelerinin sıkı bir müttefiği olan Şah’ı devirerek yerine, hem ABD’ye hem de Körfez ülkelerine karşı düşmanca bir tutum takınan Ruhullah Humeyni liderliğinde yeni bir rejimin kurulmasının yolunu açtı. İran’da yaşanan gelişmeler, Körfez ülkeleri tarafından büyük bir kaygı ile takip edildi. İran’daki devrimden yalnızca iki yıl sonra, 1981’de Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) kurulmasının en önemli nedeni de bu endişe ve güvenlik kaygısı idi.

Devrimin ve yeni rejimin kendi ülkelerine de ihraç edilme ihtimali Körfez ülkeleri için ciddi bir endişe unsuru oldu. Bu endişe yersiz değildi, zira bu ülkelerde bunu yapabilecek gruplar vardı. Nitekim devrimden sonra Suudi Arabistan, Kuveyt ve Bahreyn’de var olan Şii nüfus ve devrimden ilham alan İslamcı gruplar, hemen hemen bütün Körfez ülkelerinde daha yüksek sesle taleplerde bulunmaya başladı.

Ancak nükleer anlaşmanın feshedilmesine gelen farklı tepkilerden de anlaşılabileceği üzere İran, Körfez ülkelerinin hepsi için eşit seviyede tehdit oluşturmuyor. Bunun yanında Körfez ülkeleri, İran sorunu ile nasıl baş edilmesi gerektiği noktasında da birbirinden ciddi şekilde ayrışıyor.

Suudi Arabistan ve Bahreyn’in İran ile alakalı temel sorunu, her iki ülkede de ciddi oranda Şii nüfusun bulunması ve bu nüfusun var olan rejimleri meşru görmemesi. Hem Suudi Arabistan hem de Bahreyn’de Şiiler, yaşadıkları bölgeleri ve toprakları kendi anavatanları olarak görürken, yönetici aileleri dışarıdan gelip iktidarı gasp eden güçler olarak algılanıyor. Dolayısıyla İran’ın güçlenmesi, iki ülkenin Şii sorununun kötüye gitmesine sebep olacak bir tehlike arz ediyor. Kuveyt’in de hatırı sayılır oranda Şii nüfusu olmasına rağmen, bu nüfus Bahreyn ve Suudi Arabistan’dan farklı olarak sosyo-ekonomik açıdan daha iyi durumda. Bunun da etkisi ile söz konusu kesim çoğu zaman Müslüman Kardeşler ve Selefilere karşı yönetici ailenin yanında durarak rejimi destekliyor.

Katar, BAE ve Umman ise kayda değer bir Şii çoğunluğa sahip olmadığı gibi, var olan Şiilerin büyük çoğunluğunun sosyal ve ekonomik durumları oldukça iyi. Bu üç ülkeden özellikle BAE’nin İran ile ticaret hacmi oldukça yüksek. Ancak İran BAE’ye ait üç adayı 1971 yılında İngiltere bölgeden çekilir çekilmez işgal etti ve halen daha bu işgali sürdürüyor. BAE’li yönetici aileler için ciddi bir prestij konusu olan bu adalar mevzusu çözülmeden BAE’nin İran’a karşı ciddi bir yumuşama göstermesini beklemek zor.

Trump’ın kararı sonrası görece düşük bir profil çizseler de, hem Katar hem Umman’ın İran ile alakalı kaygıları olduğu bir gerçek.  Ancak iki ülkenin bölgedeki tek kaygısı İran değil; benzer şekilde Suudi Arabistan’a yönelik bir kaygıdan da söz etmek mümkün, zira İran kadar Suudi Arabistan da bölgede hegemon devlet olma iddiasında. Dolayısıyla Katar ile Umman, İran ve Suudi Arabistan arasında bir yol yürümek durumunda. Başka bir ifadeyle İran ve Suudi Arabistan’ın birbirini dengelediği durum, Katar ve Umman için en ideal durum. Nitekim kapalı kapılar ardındaki konuşmalara göre son Körfez krizinde Suudi Arabistan ve BAE’yi Katar’ı işgal etmekten alıkoyan en önemli etken, Türkiye’nin Katar’a asker göndermesi kadar İran’ın bu iki ülkeye yaptığı üstü kapalı tehditti.

Katar’ın İran ile paylaştığı ortak doğalgaz sahası da denklemde etkisi olan önemli bir faktör. Aslında iki ülke arasındaki ilişki, ciddi sorunları olmasına rağmen çocuk için devam eden bir evliliğe benzetilebilir. Katar’ın en önemli zenginlik kaynağı olan doğal gazı çıkarttığı bölge üzerinde İran’ın da hakkı var. Buna rağmen İran yıllardır Katar’ın bu bölgeden doğal gaz çıkartmasına göz yumuyor. İran’ın Katar’ın doğal gaz üretimini ciddi bir şekilde etkileme gücü her zaman var. Bu nedenle Doha yönetimi, Tahran rejimi ile dengeli bir politika izlemeyi tercih etmek durumunda.

Sonuç olarak, Trump’ın İran nükleer anlaşmasından ABD’yi çekme kararı bir bakıma, Katar ablukası nedeniyle zaten araları açık olan Körfez ülkelerinin aralarındaki anlaşmazlıklardan en önemlilerinden biri olan İran’ı yeniden gündeme getirerek var olan anlaşmazlıklara bir yenisini- aslında oldukça eski- daha eklemiş oldu. Böylece zaten ciddi bir kriz içinde olan KİK’in yoluna nasıl ve daha ne kadar devam edeceğine dair kuşkular daha da derinleşmiş oldu.