Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) diye anılan yapı tarih sahnesine oldukça geç çıkmıştır. Jeopolitik önemi, sahip olduğu kaynaklar ve bunların sayesinde güçlü devletler ile kurabildiği ilişki ve kısmen uyum, bu devleti son yıllarda gündeme oturtmuştur. Özellikle Körfez ülkeleri arasında hem bölgesel ve hem de coğrafyaları dışındaki rekabetler, BAE’ni görece öne çıkarmıştır. Özellikle Muhammed b. Zayed, Arap baharı sonrası ortaya çıkan karmaşa ve otorite boşluğunu fırsat bilerek kendisini büyük aktör olarak konumlandırıp hemen hemen her bölgesel krizin içinde yer almıştır. Yemen Savaşı, Katar’ın Ablukası, Libya ve Sudan ile Doğu Afrika’da son on yılda gelişen hadiselerin hemen tamamında BAE yer almıştır. Ancak söz konusu bölgelerdeki krizlerde yer alış biçimi stratejik olmaktan ziyade taktiksel veya sorunları çözmek yerine çözümsüzlüğü tercih eden ve günübirlik menfaati önceleyen tarzda olmuştur. Oysa BAE sadece Zayed (Al bu Felah ailesinin temsilcisi) ile temsil edilen bir ülke değildir. Bilindiği gibi BAE’nin tarihi yedi emirlikten meydana gelmiştir.
İngiltere ve BAE
İngiltere önce 18.yüzyılın sonunda Umman’a yerleşmiş ve Doğu Hindistan Şirketi’nin Körfez’deki güzergahını takip ederek yavaş yavaş sahillerdeki emirliklere tahakküm etmeye başlamıştır. Önce Uman ile Katar arasında yaşayan Arap emirliklerini kendisi ile anlaşmaya zorlayarak “mütareke emirliklerini” oluşturmuş, Birinci Dünya Savaşından sonra da fiilen bölgeye yerleşmiştir. Bugünkü yapının temellerini de 1952 yılında kurduğu “Mütareke Emirlikleri Konseyi” ile atmıştır. 1958’de İngiliz şirketleri petrol üretimine başlaması ile bölgenin kaderi değişmeye başlamıştır. Önce gelenekçi emir Şeyh Şahbut’a karşı bir darbe yaptırılmış ve Şeyh Zayed b. Sultan Abu Dabi Emiri olmuştur. İngilizler bölgeden çekileceği sırada önce Abu Dabı ve Dubai ardından dört emirlik birleşerek/ birleştirilerek 1971’de BAE oluşturulmuş akabinde de Re’sul-Hayme de bunlara iştirak ederek bugünkü modern devlet meydana getirilmiştir. Emirlikler arasında en güçlü ve toprak bakımından en genişi olan Abu Dabi ve onun şeyhi tabii olarak kurucu olarak kabul görmüş ve diğer emirlikler de onun gölgesinde kalmıştır. Dolayısıyla bugün BAE’ye atfedilen kararların ve bölge siyasetinin aslında bütün BAE’ni temsil etmekten uzak olduğu bir gerçektir.
Geçmişte, bu emirliklerin büyük bir çoğunluğu ama özellikle Beni Yas konfederasyonu denilen Abu Dabi ve Dubai emirlikleri altındaki kabileler Umman idaresi altında idiler. Osmanlı Devleti, Umman veya başka bir ifade ile Maskat Emirliği ile çok iyi bir diyalog içinde olduğundan ve hatta stratejik bir yaklaşımla Hint Okyanusuna açılan bölgeyi bir tampon bölge olarak gördüğünden dolayı idaresine, kendisine bağlı kabilelere veya kabileler arası çekişmelerine müdahil olmamıştır. Osmanlı belgelerinde “Umman Sahilleri” diye ifade edilen bugünkü BAE coğrafyasında birbirinden bağımsız yaşayan emirlikler, sosyal, ticari ve kısmen siyasi bakımından Umman’ın parçası sayılırken, bunların Umman’daki İbadilerden farklı ve Sünni olmaları ile de Osmanlı hilafetinin tabii olarak değerlendirilmekteydiler.
II. Abdülhamid ve Basra Körfezi
19. Yüzyılın son çeyreğine doğru İngilizler Basra Körfez’inde daha aktif hale gelince bölgede yeni düzenlemeler yapılacaktır. Midhat Paşa’nın önce Kuveyt ve daha sonra meşhur Ahsa Seferi (1871) ile Katar’dan Ahsa bölgesine kadar yapılan düzenlemelerde Umman Sahilleri dışarıda tutulmuştu. Zira o tarihe kadar bölgedeki şeyhlikler ile İngiltere’nin kurduğu ilişkiler bilindiği ve yeni bir problemin oluşmaması için Bahreyn dahil Umman sahilleri düzenlemelerin içine alınamamıştı. Basra Körfez’inin Batısı ikiye bölünmüştü. Katar’ın Udeyd boğazına kadar olan bölge Osmanlı İdaresi altında; Udeyd’den Umman’a kadar olan bölgeler de İngiliz nüfuzu altında kalmıştır. Gerek İngilizlerin tahriki ve gerekse Şeyh Zayed’in Katar’a doğru genişleme arzusu bölgede tansiyonu sürekli yüksek tutmuştur. Müteaddit defalar Katar Şeyhi Casim b. Sani ile Abu Dabi Şeyhi Zayed b. Halife karşı karşıya gelmişlerdir.
Sultan II. Abdülhamid meseleyi bölgede paylaşım olarak değerlendirmemiş daha ziyade “Müslüman kanının akmaması” şeklinde değerlendirip taraflara itidal tavsiye etmiştir. Ancak sözünü Şeyh Zayed’e dinletememiştir. Aynı şekilde Şeyh Casim de Abu Dabi’ye karşı husumet geliştirmiş ve aralarında yaşananlar günümüze kadar hafızalarda yer ettiği gibi Katar ile BAE’nin birbirlerine bakışlarının temelini oluşturmuştur. Osmanlı arşivleri ile İngiliz Arşivlerinde pek çok belgesi bulunan bu konunun detayları hayli uzundur.
Umman Sahilleri Hakkında II. Abdülhamid’e Sunulan Rapor
Bu detaylardan sarfınazarla burada II. Abdülhamid dönemine ait bir raporun (Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivi YEE. KP. 1/73) içeriğinden hareketle BAE’yi oluşturan emirliklerin tarihine göz atacağız. Rapor, Bağdat valiliğine gönderilen bir talimat ile Uman sahillerinde araştırma yapmak için gönderilen bir görevlinin kaleminden çıkmıştır. Devlet çeşitli vasıtalar ile bölgeden sürekli bilgi alıyor olsa da bu raporun amacının biraz daha farklı olduğu varsayılabilir. Muhtemelen 1878 Berlin Anlaşması sonrası yaşanan toprak kayıpları ve oluşabilecek yeni gelişmeleri önlemeyi, hatta 1871’de yarım kalan düzenlemeleri tamamlamayı amaçlayan II. Abdülhamid, önce bilgi toplama yoluna gitmiştir.
19. Yüzyılın başından itibaren Osmanlı siyasetinde yer almaya başlayan İngiltere ile ilişkiler hep inişli çıkışlı olmuştur. Her fırsatı lehinde değerlendiren İngiltere yavaşa yavaş kimi Osmanlı topraklarına ya nüfuz etmek veya fiilen yerleşme siyaseti gütmüştür. Özellikle bu siyasetin zirvesini 1882’de sudan bahane ile Mısır’a yerleşmesi oluşturmaktadır. II. Abdülhamid asker sevki ile diploması arasında kalmıştır. Diplomasi tercih edilmekle birlikte bundan da sonuç alınamayacağı anlaşılmıştır. Osmanlı Devleti dikkatlerini İngiltere’nin etkin olduğu ve sürekli gemi dolaştırdığı Basra Körfezine yöneltmiştir. Fiilen var olduğu yerlerdeki mahalli rekabetleri ortadan kaldırmak, ıslahat yapmak ve dış müdahaleleri en aza indirmek için bir dizi tedbirler alınmıştır. Bu bağlamda bölge ile ilgili mufassal raporlar da çoğalmaya başlamıştır. Devlet arşivlerinde yer alan ve burada özetleyeceğimiz 20 Nisan 1883 tarihli rapor da bunlardan birisidir. Rapor bugünkü BAE’yi oluşturan emirlikler ve özellikle coğrafi mesafeler ve güzergahlar hakkında bilgi verirken; emirleri hakkında da karakter tahlili yapmaktadır. Rapor Abu Dabi Emirliğinden başlayıp Re’sul Hayme’de son bulmaktadır.
“Abu Dabı: Katar sınırından başlayan ve doğu tarafında bulunan yer Abu Dabı ceziresidir. Buradan müsait rüzgâr ile Katar kasabasına veyahut Katar’dan Abu Dabi’ye otuz altı saatte gidilir. Abu Dabi ile çöl sahrası arasında Makta’ denilen bir boğaz vardır. Burada kule inşa edilip, memleketin muhafazası için içine bekçiler konulmakta; oradaki hâkimin ruhsatı olmadan bu boğazdan kimse girip çıkamamaktadır. Abu Dabı halkı korsandır. Suyu biraz tuzludur. Bostan ve ziraat yapılmadığından orada doğanlardan başkası orada uzun müddet dayanıp oturamaz. Sahra tarafından da Abu Dabi’ye girmek zor olduğundan ahalisi orada ikameti (güvenli bulmuşlar) ve sevmişlerdir. Memleket hakiminin deniz sahilinde olan hanesinden başka bir bina olmayıp bütün ahalinin bina ve meskenleri hurma dallarından (cerib) yapılmış; sarife denilen kulübeler olup bu harap ceribeleri bile Umman’dan getirmektedirler. Ahali başlangıçta Katar ve Bahreyn ahalisi gibi inci ve balık avcılığı ve kısmen ticaret ile meşgul iseler de bunların Katar ahalisine nispetle akılları daha ziyade temkinli olduğundan hakimlerine pek bağlıdırlar. Nüfusları Katar ahalisinden biraz fazlacadır. Hakimlerinin ismi Zayed bin Halife b. Şahbut bin Ziyab bin Hezâ olup Âl-i Felah kabilesindendir. Bunlar eskiden Necid sahilleri ahalisinden idiler. Hakimleri Zayed de ziyadesiyle iyi ahlak sahibi ve takriben 55 yaşındadır. Altı oğlu vardır. Zİyab ismindeki kardeşi de yaş bakımından ona yakın olmakla birlikte ahlak hususunda tam aksı olduğundan hükümet işlerinden uzak tutulup alışverişle uğraşmaktadır.
Debi/Dubai: Katar’dan uygun bir rüzgâr ile denizden on iki ve karadan deve ile otuz altı saatte gidilir. Bu kasaba da aynı şekilde çölde olup tatlı suları çoktur. Fakat suları daima akmamakta, ancak arazı kumsal olduğundan bir zira kadar kazıldığı takdirde saf su çıkmaktadır. Yağmur yağmadığından suların bolluk veya azlığına etki etmez. Söz konusu arazide hurma ağaçları dikilmiş ve dikilmeye devam etmektedir. Hurma dikimi de şöyle yapılmaktadır: Hurma fidanı alınıp arazide su bulununcaya kadar eşildikten sonra içine fidan dikilir. Bu kasabada meyve ağaçları yoksa da Umman’dan bolca meyve getirilmektedir. Söz konusu kasaba güney ve kuzeyden iki kısma ayrılır. Geniş olmayan güney kısmı denizden altı saat uzunluğunda bir kanal üzerindedir. Burada gemileri barınır. Kuzey tarafının adı Dire yani memleket olarak bilinir. Bütün binaları hurma dallarından olup ahalisi tüccardır. Havası daha iyi ve güzel olduğu için ahalinin önde gelenlerinin bir çoğu kuzey tarafta sakindir. Güney taraftaki binaların çoğunluğu kireç ve taş ile yapılmıştır. Ahalisi ticaret, inci ve balık avı ile uğraşır. Bu kasaba hakiminin adı Haşer bin Maktum bin Said’tir. Bunlar Âl-i Felase aşiretinden olup eskiden Âl-i Felah tarafından buranın idaresine tayin edilmişlerdir. Söz konusu ahali güçlü aşiretlerden olmaları hasebiyle Şeyh Maktume oldukça bağlıdır. Bir zamanlar Âl-i Felah ile muharebelerden sonra zafer elde eden bu kabile hadari (yerleşik) ve bedevisiyle (göçebe) Maktum’un idaresi altındadırlar. Haşer b. Maktum, ahaliyi adaletle idare etmektedir. Bütün hal ve hareketlerinde onlar ile eşittir. Yaşı elliye yakın olduğu gibi Mektum isminde bir evladı ve Şa’r? isminde bir kardeşi, vardır. Adı geçen kardeşi Raşid iyi ahlak sahibi olsa da hükümet işlerine karışmaz.
Şarıka: Bu kasaba daha önce zikredilen ve daha sonra da zikredilecek kasabalardan daha büyüktür. Bundan dolayı ismine Avde/Ude derler. Kasaba ile Debi kasabası arasında kara ve deniz yolu ile dört saatlik bir mesafe vardır. Dürbin ile birbirlerini görebilirler. Su ve bostan hususunda Debi kasabası gibidir. Bu kasaba içinde de deniz boğaz gibi içeri girmiş ise de binaları bir taraftadır. Kasaba iki kısma ayrılmasından başka çoğunluğu kireç ve taştan yapılmış ve birazı da Hurma dallarından imal edilmiştir. Söz konusu boğazda ahalinin gemileri barınır. Ahali balık ve inci avcılığı ve ticaret ile uğraşır. Ayrıca Çulhacılık sanatı mevcuttur. Burada Ummanî ismiyle adlandırılan ve bilinen kırmızı, sarı, beyaz ve gayet hafif abalar dokunmaktadır. Bu Abaların ağırlıkça her biri 200 dirhem ve daha aşağıdır. Bir tanesi on riyale yani 200 kuruşa satılır. Oldukça çok üretimi vardır. Hakiminin ismi Al-i Kavasim şeyhi olarak bilinen Salim b. Sultan b. Sakr b. Sultan’dır. İngilizler Körfezde ortaya çıkmalarından kırk yıl kadar önce kasaba hakimlerinin denizde Talia gemileri olup tesadüf ettikleri yolcuları esir alırlardı. Şimdiki hakimleri olan Haşer, otuzbeş yaşında ve Vehhabî akidesinde olup gayet afîf ve iyi ahlak sahibidir. Ahmed ve Nasır isminde iki kardeş ve Sakr isminde bir de yeğeni vardır. Yeğeni Sakr’ın babası Halid, bundan 14 sene önce Abu Dabı hâkimi Zayed tarafından aralarında meydana gelen muharebede öldürülmüştür.
Acman Karyesi: Bu küçük köy denizle çevrelenmiş sığ sahili olan korunaklı bir yerdir. Arazisi Şarıka gibidir. Şeyhi de Raşid b. Hamid Âl-i Naimdir. Bu köy ile Şarıka arası kara ve denizden üç saattir.
Hamidiyye Karyesi: Bu köy Şarıka hakimine aittir.
Ummul Kayveyn: Bu köy ile Hamidiye köyü arası kara ve denizden yarım günlük bir mesafe vardır. Bu köyün içine giden dar bir yoldan başka yolu yoktur. Deniz tarafından da gayet korunaklıdır. Şarıka kasabası gibi suları çok ise de arazisinin azlığından dolayı bostan/hurma ekimi yoktur. Köyün hakiminin ismi Ahmed b. Abdullah bin Raşid Âl-i Alidir. Adı geçen Ahmed’in bu köyden başka bir yere sahip olması şöyle dursun bu köyün diğer yerler gibi çöl ve sahrası da yoktur. Ahalisi Dubai kasabası ahalisi gibi balıkçılık ve inci avcılığı ile meşguldür. Halkı cesur olduğu gibi şeyhleri Ahmed de İnci işlerini bilen zengin, cesur ve kararlı bir adamdır.
Zuab Adası: Bu ada çöle bitişik olup Re’sulhayeme hakimine tabiidir. Ummulkavveyn ile arası iki saatir.
Re’sul-Hayme: Bu kasaba ahalisinin tamamı Vehhabi akidesindedir. Yukarıda adı geçen Zuab ceziresine iki saat mesafededir. Bu kasaba içine de Şarıka kasabası gibi kasabanın gemi barınağı olan denizden bir boğaz uzanmaktadır. Bu kasabanın tatlı suyu, hurma bahçesi ağaçları ve meyvesi ile ziraatı boldur. Birçok köyü vardır. Ahalisi çiftçilik, balıkçılık ve inci avcılığı yaparlar. Şeyhlerinin ismi Humeyd b. Abdullah b. Sultandır. Bu zat Şarıka şeyhi Salim’in kardeşinin oğludur. Kırk yaşında olup iyi ahlak sahibidir. Eskiden bu köy ve kasabalar ile Umman’ın tamamı Necid Emiri İbn Suud’un idaresi ve tasarrufu altındaydı. Abu Dabı ve Debi kasabalarına karadan iki buçuk ve Şarıka kasabasına iki ve Ummulkayveyn ve Re’sul-Hayme kasabalarına üç saat mesafede olan Büreymi de İbn Suud tarafından daimî surette özel memur bulundurularak birbirlerinin kasaba ve köylerine düşmanlık yapmak isteyen şeyhleri engeller idi. Hatta Maskat Hakimi dahi Sahra tarafında olan bölgelerin muhafazası zımnında Necid emirlerine yıllık dört bin ve bir rivayete nazaran sekiz bin lira verdiği gibi Uman hakimleri de on altı bin lira vermekteydiler. Adı geçen yedinci memleketin onbir köyü vardır. Nehirler, hurma bostanları meyve ağaçları ve ziraatı boldur. Necid emirlerinin buradaki hükümleri ortadan kalktıktan sonra söz konusu köyler şeyhlerinin idaresinde kalıp çok azı Abu Dabi hakimi Zayed’in idaresine geçti. Necid emirlerinden sonra buralarda daimî surette harp ve kıtal vuku bulduğundan işleri ve kazançlarından uzaklaşarak zayıflamışlardır. Bu durum 1873 senesine kadar devam etmişti. Daha sonra hepsi içinde bulundukları halin izalesi için Necid Emirlerinin buradan geri aldıkları memurları yerine kaim birileri bulunmadığından sahilde dolaşan İngiliz gemilerinin tavassut ve müdahaleleriyle münazaaları ber taraf olmuş ve bu vesile ile İngiliz memurları bu bölgeyi bağımsız bir idare tarzına koymuştur.
Re’sul-Hayme kasabasının sahra tarafında birçok köy vardır. Bu köylerde ziraat yapılır, meyveli ağaçları boldur. En önemli zirai faaliyetleri şeker ve çivit ziraatıdır. Muassırlar vasıtasıyla pekçok şeker ve çivit çıkarılıyor. Ummanî diye isimlendirilen bir nevi tönbeki bu köylerde ve Umanın Batına denilen yerin muhtelif yerlerinde ekilir. Umman kıtası Batına ve Zahire isimleriyle iki sınıf köy ve kasabalardan oluşmaktadır. Deniz sahilinde bulunan kısımlara Batına ve sahra taraflarındaki kasabalara da Zahire denilir. Bu iki çeşit köyler ve kasabaların arasında Ahdar ismiyle bir dağ vardır. Söz konusu dağ bölgenin başlangıcından sonuna kadar birleşik bir dağdır. Batına’dan Zahireye kadar altı gündür. Bu güzergahta her sene Şaban ayında bir kere yolcu gidebilir. Batına’da Basra hurmalıklarından daha fazla hurmalık var ise de aşırı sıcaktan meyvesi yetişmeyerek ağacından düşerler. Buralarda Henba denilen bir nevi meyve ve pek çok yere ihraç edilen ekşi limon dahi yetiştirilir Buradaki köylerden çok azı Maskat hâkimi idaresindedir ve geri kalanları ise kendi şeyhlerinin idaresi altındadır. Havası da Zahire havasından farklıdır. Zira burada kış mevsimi hiç yoktur. Yazları da çok sıcaktır. Bu yüzden ahalisi yaz ve kış üstlerine elbise giymeyip hafif izar yanı futalar (bir çeşit havlu) ile örtünürler. Bu yüzden nar ve üzümden başka hurma rutebi gibi meyveler yedi ay dalında kalır. Zahirede de Batınada bulunan hurmalık ve ağaçlar ve diğer meyveler varsa da diğerine göre daha azdır. Yukarıda sözü edilen Cebel Ahdar birçok bölge ve köyü havi olup buralarda çeşitli meyveler yetişir ve dokuz ay boyunca devam eder. Çoğunlukla üzüm ve nar yetişir. Mezkür Zahire köy ve kasabalarının çoğu şeyhleri idaresindedir. Havası kışın soğuk ve yazın sıcaktır. Umman sahillerinin tamamı Batına ve Zahirede meskûn ve göçebe ahali ve aşiretlerin nüfusu beş yüz bine yakın olduğu yapılan incelemelerden anlaşılmıştır.”
***
1971’den beri bir devlet olarak görülen ve esasında bir konfederasyon olan BAE’nin tarihine bakıldığında gönüllü bir birliktelik olmadığı ortaya çıkmaktadır. Kuşkusuz modern hayat, ekonomi ve zorunlu stratejik ilişkiler bu emirlikler karşılıklı bağımlılık geliştirmişlerdir. Ancak tarihsel arka planları bu birlikteliği bir ulus devletine dönüştürmeyi mümkün kılmamıştır. BAE Emiri Muhammed b. Zayed bu durumun farkındadır. Üstelik gittikçe genel olarak bütün emirliklerin ama özel olarak Abu Dabi Emirliği’nin vatandaşları bölgede hizmet sektöründe bulunan yabancı nüfusun onda birinden fazla değildir. Olumsuz seyreden demografinin yerel nüfusun lehinde değiştirilmesinin imkânı da yoktur. Bu haliyle bir ulus devletinin de oluşması mümkün değildir. Ayrıca kurucu unsurun sahip olduğu imkanlarının ne kadar süreceği belli değildir. Bu yüzden -bölge devletlerine rağmen- mevcut imkanları seferber ederek krizlerden istifade ile BAE dışında varlık göstererek bölgesel bir güç olmak Şeyh Zayed’e en rasyonel formül olarak gözüktüğü anlaşılmaktadır. Kanaatimizce önünde iki seçenek vardır. Ya şimdi olduğu gibi ABD-İngiltere-İsrail ekseninde politikalar sürdürerek, bölgedeki diğer yapılardan ayrışmak veya ülkesinde yaşayan herkese eşit vatandaşlık statüsü verip İngiltere Kraliyet sistemi gibi bir yapıyı benimseyerek ailesinin daha uzun yıllar bekasını sağlamaktır.