Mart ayı içinde Arap dijital kamusunda bir neşid hızla dolaşıma girdi. Parça en çok “Tahran sokaklarına götürün beni” anlamındaki mısraıyla tanındı, ancak farklı paylaşımlarda daha geniş başlığı “beni o yüce Müctebâ’ya götürün.” şeklinde geçti. Dolaşımdaki sözlerin Tunuslu medya figürü Rim el-Verimi’ye ait olduğu belirtiliyor. Sanal mecralara yapılan kimi yüklemelerde icranın Julia Boutros’a nispet edildiği, kimilerinde ise ses ve melodinin dijital araçlarla üretildiği açıkça yazılıyor. Bu yüzden burada resmî ve tartışmasız bir müzik yayım zincirinden ziyade belirli bir metnin ve ona eşlik eden siyasî duygunun süratle yayılan dolaşımından söz etmek daha doğru olacaktır. Bununla birlikte, Tahran, İnkılâb Caddesi, Âzâdî Meydanı, Hamaney ve “el-Müctebâ el-Emced/yüce Müctebâ” ifadelerinin şiirin anlam dünyasında buluştuğu açık.

Bu hadiseyi önemli kılan şey, bir marşın popülerleşmesi değil. Zira Ortadoğu’da her dönem sloganlar, marşlar, ağıtlar ve hamasî metinler dolaşıma girmiştir. Burada benim için asıl dikkat çekici husus, Arap bir sesin kendi haysiyet arayışını artık kendi başkentlerinde değil, Tahran’da cisimleştirmesidir. İnsan başka bir merkeze sadece onu sevdiği için yönelmez, çoğu zaman kendi merkezine olan güveni sarsıldığı için yönelir. Bir Arap öznenin “beni Tahran sokaklarına götürün” demesi, Tahran’a hayranlık beyanı olarak anlaşılmamalı, Kahire’ye, Riyad’a, Abu Dabi’ye, Amman’a ve genel olarak Arap siyasal merkezlerine yöneltilmiş ağır bir eleştiri olarak okunmalı. Bu eleştirinin merkezinde Arap devletleri yöneticilerinin artık izzetin, muhafazanın ve siyasî iradenin sahnesi olarak görünmemesi yer almaktadır.

Tahran Bir Şehir Değil, Kaybedilmiş İradenin İkame Mekânı

İşte bu yüzden bu marşı yalnız İran’a yazılmış bir methiye gibi okumak yüzeyde kalır. Asıl duygu yoğunluğu, görünürde Tahran’ı överken gerçekte Arap düzenini yargılıyor. Çünkü şiirde yüceltilen şehir, coğrafî bir mekân olmaktan çıkıp kaybedilmiş siyasal şahsiyetin ikame mekânına dönüşmüş ve Tahran bir başkent olmaktan çok, Arap dünyasının kendi elleriyle kaybettiği iradenin adı olarak temsiliyet kazanmış gibidir. Bu, edebî bakımdan basit ama siyasî bakımdan sert bir duygusal mübadeledir. Şiirin merkezindeki hareket, ziyade temsilî bir göçme arzusudur. Temsil bir merkezden çekilip başka bir merkeze taşınmaktadır ki bir toplum için bu durum bir krize işaret etmektedir. Devlet yerinde durabilir, protokol işleyebilir, bayrak değişmeyebilir; fakat toplumun zihnindeki merkez yer değiştirirse, siyasal meşruiyet çoktan aşınmaya başlamış demektir.

Bu kırılmayı daha iyi anlamak için şiirin duygusal mantığına bakmalıyız. Metin, Arap özneyi kendi evinde güçsüz, kendi coğrafyasında savunmasız, kendi yönetim alanında temsil edilmemiş hissettiriyor. Buradaki öfke yalnız İsrail’e karşı yönlenmiş görünmüyor ve sadece Amerika’ya karşı da değil. Daha derindeki öfke, Arap rejimlerinin İsrail ve Amerika karşısında kendi halklarına güven verememiş olmalarına yöneliktir. Halkın dilindeki sert ifadeyle anlamaya çalışırsak, aslında egemenlik duygusunun devredildiği hissini anlatmaktadır. İnsanlar, rejimlerinin kendi tarihsel vicdanlarıyla değil, dış odaklı güvenlik hesaplarıyla hareket ettiğini düşündüklerinden, öfkeleri hem düşman addettiklerine hem de kendi yöneticilerine yönelmiş izlenimi uyanmaktadır. Böyle anlarda dış tehdit ile iç temsil krizi birbirine eklenir.

Bu yüzden merşın hızlı yayılışını tesadüf görmemek gerekir. Son yıllardaki kamuoyu verileri, Arap toplumlarında İsrail’e ve onu koruyan Amerikan çerçevesine duyulan tepkinin çok güçlü olduğunu gösteriyor. Arab Opinion Index 2025 bulgularına göre Arap kamuoyunda İsrail yüzde 44, ABD ise yüzde 21 oranıyla Arap güvenliğine en büyük tehdit olarak görülüyor; İran bu tabloda yüzde 6 ile çok daha geride kalıyor. Aynı araştırmada İsrail’in politikalarının bölge güvenliğini tehdit ettiğini düşünenlerin oranı yüzde 84, ABD için ise yüzde 77. Daha da önemlisi, Gazze Savaşı bağlamındaki veriler Arap kamuoyunda İsrail’in tanınmasına yönelik reddin yüzde 89’a ulaştığını gösteriyor. Dolayısıyla şiirin duygusal yönelimi, münferit bir taşkınlık görülmemeli, geniş bir toplumsal zemine oturan yoğunlaşmış bir ifade olarak okunmalı.1

Burada mezhep meselesi de yeniden düşünülmeyi hak ediyor. Normal şartlarda Arap-Sünni bir duygulanımın, Fars-Şiî bir merkeze bu ölçüde sembolik yatırım yapması kolay açıklanamaz. Fakat modern Ortadoğu’nun siyasî psikolojisi bize şunu gösteriyor ki kriz zamanlarında meşruiyet çoğu zaman kimlikten değil, fiilî direnç kapasitesinden zuhur etmektedir. Başka bir ifadeyle insanlar, kimin Arap, kimin Acem olduğundan önce, kimin meydan okuduğuna, kimin bedel ödediğine ve kimin geri çekilmediğine bakmaktadır. Şiirde Tahran’ın parlaması da buradan ileri gelir. Bu bir Fars zaferi değildir; Arap rejimlerinin bıraktığı boşluğun başkası tarafından doldurulmasıdır. Şiirin sertliği de burada ortaya çıkarak Arap onurunun, Arap başkentlerinin tekelinde olmadığını, hatta bazı anlarda oralarda artık bulunmadığını ima etmektedir.

Elbette bu şiirin kurduğu coşku, İran’ı kusursuz ve yekpare bir direniş merkezi gibi gösterse de gerçek siyaset bu kadar temiz değildir. İran’ın kendi iç çelişkileri, bölgesel hesapları, iktidar dili ve güç stratejileri şiirin kurduğu heyecanın içinde görünmez hâle gelmektedir. Fakat bu durum, şiirin tarihsel değerini ortadan kaldırmaz. Çünkü şiirin önemi, İran hakkında eksiksiz bir hakikat söylemesinde aramaya çalışmıyorum, Arap dünyası hakkında bastırılmış bir hakikati açığa vurmasında görüyorum. Sorum şu: bir Arap sesi neden kendi merkezini atlayıp başka bir merkezi haysiyetin, velâyetin ve koruyuculuğun mekânı olarak tahayyül eder? Bunun cevabının önce İran’da değil, Arap rejimlerinin performansında aranması gerektiğini vurgulamaya çalışıyorum.

Şiirde geçen “el-Müctebâ el-Emced” ifadesinin büyük ihtimalle Müctebâ Hamaney’e işaret etmesi de bu bağlamı daha açık kılıyor. Çünkü burada mesele yalnız bir şehre yönelmek değil, bir siyasî soy hattına, bir velâyet zincirine ve bir koruma imgesine yönelmektir. Bu yöneliş, dinî bir sevgi beyanı olmanın ötesinde, kaybedilmiş siyasî babalığın başka bir elde aranmasıdır. Arap toplumunun bir kısmı, kendi rejimlerini artık kalkan gibi görmüyor. Kalkan başka yerde tahayyül ediliyor. Böyle anlarda devletin askerî kapasitesinden daha önemli olan, toplumun kime koruyucu sıfatı verdiğidir. Çünkü siyasette çıplak güç kadar, kimin “bizim adımıza duran merkez” sayıldığı da belirleyicidir. Marşın asıl tehlikeli ve öğretici tarafı tam burada ortaya çıkar: Arap düzeni, kendi halkının zihninde bu sıfatı kaybetmektedir.

Arap Rejimlerinin Sessizliği ve Haysiyetin Yer Değiştirmesi

Bu nedenle ben bu vakayı bir müzik hadisesi olarak değil, bir meşruiyet göstergesi olarak okuyorum. Şarkının melodisi, icrası ya da estetik kalitesi ikincildir. Esas mesele, bu sözlerin niçin karşılık bulduğudur. Bir metin ancak zaten var olan bir yaraya temas ettiğinde yayılır. Bu metnin temas ettiği yara, Arap dünyasında uzun süredir büyüyen savunmasızlık hissidir. Gazze bombalanırken, Lübnan vurulurken, bölgesel caydırıcılık aşınırken, Arap toplumunun önemli bir kısmı kendi rejimlerinin ya sessiz kaldığını ya da sınırlandırılmış ve denetlenmiş tepkilerle yetindiğini düşündü. Böyle anlarda resmî açıklamalar ile toplumsal vicdan arasındaki mesafe açıldı. Devletler diplomatik dil konuşurken, halklar onur dili konuştu. Devletler denge ararken, toplumlar teslimiyet gördüler. Söz konusu marş bu iki dil arasındaki yarıktan çıktı.

Burada asıl problem güçsüzlük de değil. Toplumlar bazen güçsüz devletlere de sadık kalabilir. Çünkü güçsüzlük her zaman utanç üretmez. Fakat söz konusu güçsüzlük teslimiyet ve acziyet duygusu üretirse, o zaman meşruiyeti kemirmeye başlar. Arap kamuoyunun bir kısmının kendi rejimlerine yönelttiği sert ahlâkî ithamın kaynağı bu olsa gerek. İnsanlar, “siz kazanamadınız” demekten çok, “siz savunmadınız”, “siz güçlü değildiniz”den çok, “siz bizim adımıza konuşmadınız” demektedir. Bu fark önemlidir. Çünkü ilki stratejik bir eleştiriyken, ikincisi tarihsel bir mahkûmiyettir. Marşın yaygın kabulü, bu ikinci hükmün duygusal dolaşıma girdiğini gösteriyor.

Sonuçta bu hadiseyi Tahran’a duyulan romantik bir yakınlıkla açıklamak çok sığ bir yaklaşım olur, bana kalırsa. Burada açığa çıkan şey, Arap siyasal merkezlerinin bir kısmının kendi toplumları nezdinde izzet, himaye ve bağımsızlık üretme kapasitesini kaybetmiş görünmesidir. Tahran’ın şiirde parlaması, kendi başkentlerinin kararması sayesindedir. Bu yüzden marş, İran’ın zaferinden çok Arap merkezinin aşınmasını haber veriyor. Bir toplum kendi haysiyetini yabancı bir sokağın adıyla anmaya başlıyorsa, orada yalnız dış politika krizi yer edinmemiştir. Bunun yanında daha derinde bir temsilin ve güvenin çözülüşü vardır. Bu marşın anlattığı şey, bunun üzerinde düşünmemiz gerektiğine işaret ediyor gibi. Zira Arap rejimlerinin sorunu yalnız güç kaybı olarak görülmemeli, kendi toplumlarının gözünde merkez olma vasfını da yavaş yavaş tüketmeleridir.