İsrail ile İran’ın savaştığı bu günlerde, İsrailli önde gelen politikacıların Türkiye’yi hedef alan açıklamaları dikkat çekici hâle geldi. İsrail’in eski başbakanlarından Naftali Bennett’in “Türkiye yeni İran’dır” açıklaması ve bu açıklamanın ardından Netanyahu ve İsrailli aşırı sağcı politikacıların Türkiye’nin İsrail için yeni düşman olabileceğine dair ifadeleri, hafife alınmaması gereken ve yalnızca iç politikaya yönelik retorikten ibaret açıklamalar olarak görülmemelidir.
Bu durumu anlayabilmek için İsrail ile ilgili temel bilgilere sahip olunmalıdır. Siyonist Yahudiler açısından İsrail’in kurulmasının gerekli olduğu düşüncesi, 1897 yılında düzenlenen Siyonist Kongre’de alınan kararlar üzerinden başlatılabilir. İsrail’i kurma amacı taşıyan Siyonist Yahudiler, bu devletin kurulması için Filistin toprakları üzerinde yaşayan Filistinlilerin sürülmesi ya da öldürülmesi gerektiği fikrine en baştan sahiplerdi. Kendi ifadeleriyle “Arap denizi” içinde var olabilmenin tek çaresini askerî güce dayandırmışlardır. Bu nedenle İsrail, hiçbir uluslararası meşruiyete dayanmayan bir düşünce üzerinden kurulmaya çalışılmıştır. İsrail’i kuran kadrolar; ordu, silah, savaş, soykırım ve sürgün üzerine bu devletin kurulması gerektiği fikrini en baştan benimsemişlerdir. İsrail’in kurucusu David Ben-Gurion, İsrail devleti için “askerî karargâh” ifadesini kullanmıştır. Milyonlarca Arabın yaşadığı bir coğrafyaya, Filistin nüfusunu sürerek ve soykırım yaparak yerlerine Avrupalı bir halk olan Siyonist Yahudilerin yerleştirilmesi düşüncesi, bu bölgede doğrudan savaşın fitilini ateşlemek anlamına gelmiştir. Önce İngiliz emperyalizminden, sonrasında ise ABD emperyalizminden beslenen bu devlet, bu coğrafyada yalnızca savaş, ordu, silah ve soykırım ile var olabileceğini düşünmüş ve planlamıştır. Özetle İsrail’in varlığı bölgede savaş ve yıkım anlamına gelmiştir. İsrail ile uzlaşmak amaçları ve doğası nedeniyle imkansızdır.
İsrail; Filistin ve çevredeki Arap ülkelerinin topraklarına doğru genişleme üzerine kurulmuş olan bir devlettir. Bu nedenle savaş dışında seçenek yoktur. İsrail’in kurucu ve günümüzde de süreğen mantığı, silah gücüne dayanarak toprak genişletmeye dayalı yerleşimci sömürgeciliktir.
İsrail, yalnızca silah gücüne dayalı toprak ele geçirme ve Yahudi nüfusu bu topraklara doğru yerleştirme mantığına sahip olduğu için, çevresindeki ülkelerden herhangi bir tehdit olmasa da bu toprakları işgal etme hedefine sahiptir. Bir ülkenin İsrail ile iyi ilişkilere sahip olması, hedef olmayacağı anlamına gelmez. İçinde bulunduğumuz günlerde İsrail’in, kendisine tehdit oluşturma kapasitesi kalmamış olan, kalaşnikoftan başka bir silah gücü bulunmayan Lübnan ve Suriye’nin güney bölgelerini işgal etmesi, İsrail’in toprak genişletmeye dayalı temel politikasının sonucudur. Şayet bir ülke bu çağda sınırlarını silah gücüyle genişletme çabasındaysa savaşın çıkması kaçınılmazdır. Rusya’nın Ukrayna işgalinin yarattığı sonuçlar ile İsrail’in Lübnan, Suriye, Gazze ve Batı Şeria işgalleri bu durumun kanıtıdır.
İsrail’in tek hedefi hiçbir zaman yalnızca Filistinliler olmamıştır; çevre ülkeler de sonraki hedefler olarak belirlenmiştir. İsrail, bölgede topraklarını genişleterek ve haksız işgallerini sürdürebilmek için çevre ülkelerin yalnızca iç asayişi sağlayacak seviyede savunma gücüne sahip olması gerektiği kanaatinde olmuştur. Yani İsrail ile anlaşmak için topraklarınızı vermeniz ve yalnızca kalaşnikofa sahip olmanız gerekir.
İsrail, küçük bir devlet olması nedeniyle bölgedeki büyük devletleri kendisi için tehdit olarak görmektedir. Irak’ın, Libya’nın, Suriye’nin, Mısır’ın, Yemen’in, Sudan’ın ve en son olarak da İran’ın zayıflaması ve parçalanması, İsrail’in temel politika olmuştur. Bu devletler, İsrail tarafından ABD kullanılarak zayıflatılmış ve devlet olma formunu kaybetmiştir; yalnızca İran varlığını sürdürmektedir ve şu an İran’ın yok edilmesi sürecindeyiz.
Bu tablo karşısında, İsrail açısından Türkiye nasıl bir konuma sahiptir? Türkiye, İran ile birlikte bölgenin en büyük devletidir. Ayrıca özellikle son yirmi yılda yerli silah endüstrisini güçlendirmiş ve bölgede büyük bir ağırlık kazanmıştır. Ayrıca Türkiye, İsrail için hayati derecede önemli olan Suriye’deki en güçlü dış ve iç aktör konumundadır. Türkiye’nin büyük, askerî açıdan bağımsız ve güçlü, Suriye üzerinde nüfuz sahibi olması; İsrail’in bölgesel emelleri açısından bir sorun olarak görülmektedir. Gazze’de İsrail tarafından gerçekleştirilen soykırımın Türk halkı ve devleti tarafından kabul edilemez olması, bu faktörlerin derinleşmesini beraberinde getirmiştir.
Özetle İsrail ile iyi ilişkilere sahip olsanız, İsrail’i bir tehdit olarak görmeseniz bile; İsrail size baktığında güç, büyüklük ve nüfuz görüyorsa, İsrail için yapısal tehditsinizdir; İsrail, yapısal tehdit kavramına inanır. İsrail için tehdit olmamak demek; zayıf, fakir ve pasif olmak demektir. Türkiye’nin gelişen askerî sanayisi, büyüklüğü ve artan bölgesel nüfuzu sebebiyle İsrail’le karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır fakat bu durum hızlı şekilde doğrudan savaşa dönecektir anlamına gelmemektedir.
Yukarıda verilen değerlendirmeleri daha iyi anlamak için ünlü uluslararası ilişkiler akademisyeni Prof. Dr. John Mearsheimer’ın değerlendirmeleri faydalıdır. Mearsheimer, Trump’ın NATO’dan çıkmak istemesinin nedenlerinden birinin, İran ile birlikte bölgedeki en büyük devlet olan NATO üyesi Türkiye’nin İsrail’in saldırısına maruz kalması için zemin oluşturmak olabileceğini ileri sürmüştür. Mearsheimer, İsrail’in bölgede kendisi hariç güçlü devlet bırakmak istemediğini ve ABD’yi amaçları için kullandığını defalarca açıklamıştır. Mearsheimer ayrıca, İsrail bölgede var oldukça politika ve yapısı itibarıyla savaşların devam edeceğini ileri sürmüştür. Bu nedenle Mearsheimer, İsrail’in yok edilmesi ya da silahsızlandırılması gerektiğini açıklamıştır. Özetle bölgedeki sorun bir İsrail sorunudur. Bölgedeki güçlü ve büyük devletler, yapıları sebebiyle İsrail tarafından tehdit olarak algılanmaya devam edecektir. İsrail’in anlayacağı tek dil, askerî açıdan güçlü ve savaşçı olmaktır!