Dünya Kupası eskiden devletlerin bayraklarıyla gelip futbolun kurallarına teslim olduğu büyük bir ritüel gibi görünürdü. Millî marşlar okunur, takımlar sahaya dizilir, doksan dakika oynanır ve nihayetinde kazananla kaybeden ayrılırdı. Şimdi ise futbolun kendi sınırları çoktan aşılmış bulunuyor. Oyun hâlâ yeşil zeminde oynansa da asıl mücadele, o zeminin hangi siyasî anlamlarla yükleneceği konusunda veriliyor. Bu Dünya Kupası, Ortadoğu’nun artık dünya futbolunun kenarında duran bir coğrafya olmadığını gösteriyor. Körfez’in sermayesi, İran’ın hareket kabiliyetini sınırlayan vize düzeni, Mısır’ın kültürel sınırları, Fas diasporasının Avrupa’daki varlığı ve Türkiye’nin diplomatik görünürlük arayışı, aynı turnuvada birbirine değiyor. Futbol, böylece bir spor olmaktan ziyade, küresel iktidarın küçük ama son derece parlak bir aynasına dönüşüyor.
Ronaldo’nun Dudaklarından Çıkan Dünya
Cristiano Ronaldo’nun Hırvatistan maçında penaltı öncesinde Bismillah dediği görülen an, bu turnuvanın belki de en çok konuşulan birkaç saniyesinden biri oldu. Bu görüntüden Ronaldo’nun dinî hayatına dair kesin sonuçlar çıkarmak elbette doğru değildir. Fakat Riyad merkezli futbol tecrübesi ve Körfez’in dünya futbolunda kazandığı yeni ağırlık düşünüldüğünde, bu küçük jestin taşıdığı sembolik anlam büyümektedir. Futbolun dili değişiyor. Bir zamanlar Avrupa’nın oyun alanı sayılan futbol, artık Avrupa’nın tek başına anlam veremediği bir dünyaya dönüşüyor. Riyad, Doha ve Abu Dabi yalnızca yüksek maaşların, pahalı transferlerin yahut yeni stadyumların adresi değildir. Bunlar, futbolun siyasî merkezlerini yeniden dağıtan şehirlerdir. Körfez sermayesi futbolu satın almıyor sadece. Futbolun hafızasını, geleceğini ve sembolik haritasını da yeniden kuruyor. Ronaldo’nun dudaklarında beliren kelime, belki bir anlık iç ses, belki bir alışkanlık, belki de yalnızca bir heyecan ifadesidir. Fakat bu sözün dünya çapında konuşulması, Batılı futbol ikonlarının artık Batı’ya mahsus bir kültürel evrenin içinde okunamadığını gösteriyor.
Seattle’da Yerel Bir Sembolün Küresel Mesajı
Mısır ile İran’ın Seattle’da karşı karşıya geldiği maç, bunun daha açık bir örneğiydi. Karşılaşma, Seattle yerel organizasyonu tarafından Pride Match olarak öne çıkarıldı. FIFA ise gökkuşağı bayraklarının stadyumda taşınmasına izin verdi. Mısır ve İran tarafı buna itiraz etti. İki ülkenin temsilcileri sahaya siyasî ya da kültürel bir mesaj için değil, futbol oynamak için çıktıklarını belirtti. Bu olayı hoşgörü ile taassup gibi kolay bir karşıtlığa indirgemek mümkün değildir. Burada karşı karşıya gelen iki farklı kamusal düzen anlayışıdır. Seattle, LGBT görünürlüğünü kamusal bir hak ve şehir kimliğinin ayrılmaz parçası olarak görüyor. Mısır ve İran ise kendi hukukî, dinî ve toplumsal normlarının dışında şekillenmiş bir görünürlük dilinin, uluslararası bir spor organizasyonu üzerinden kendilerine dayatıldığını düşünüyor. Mesele yalnızca bir bayrak değildir. Bayrak, hangi değerlerin evrensel sayılacağı ve hangi toplumların kendi sınırlarını hangi ölçüde muhafaza edebileceği meselesinin sembolüdür. FIFA burada tarafsız bir hakem gibi davranıyor. Fakat modern uluslararası kurumların tarafsızlığı çoğu zaman norm üretmenin en etkili biçimidir. FIFA, “biz bunu dayatmıyoruz” der fakat o sembolün görünür olacağı zemini güvence altına alır. Böylece karar, siyasî görünmezliğin arkasına çekilirse de sonuç bütün açıklığıyla siyasî kalır.
İran’ın Turnuvası Sahaya Çıkmadan Zorlaşmıştı
İran’ın turnuvadaki hikâyesi, futboldan önce başlayan bir eşitsizlik hikâyesiydi. ABD ile İran arasındaki çatışma ve vize krizleri sebebiyle İran millî takımı, kamp merkezini ABD’de kuramadı. Tijuana’dan maçlar için ABD’ye girip çıkmak zorunda kaldı. Oyuncular ve ekip, bazı karşılaşmalar için çok sınırlı zaman aralıklarında ülkeye giriş yapabildi. İran tarafı bu düzenin sportif rekabet bakımından eşitlik ilkesini zedelediğini açıkça söyledi. Burada futbolun evrensellik iddiası sınanmıştır. FIFA, bütün ülkeleri aynı turnuvaya çağırabilir. Ancak bütün ülkeler aynı hareket serbestisine, aynı güvenlik kolaylığına, kamp imkânına ve aynı diplomatik itibara sahip değildir. Bazı takımlar, oyun başlamadan önce kendi millî sınırlarının, uluslararası yaptırımların ve vize düzenlerinin yükünü taşır. İran’ın elenişi, bu nedenle yalnızca puan cetvelinde görünen bir başarısızlık görülmemelidir. İran takımının sahadaki mücadelesi, kendi devletinin dünya sistemi içindeki kırılgan konumundan bütünüyle ayrı düşünülemez. Futbolcular diplomat olmasa da devletler arasındaki gerilim, eninde sonunda futbolcunun pasına, seyahatine, uykusuna ve maç gününe kadar ulaşır. Bu, dünya futbolunun en büyük çelişkisidir: Turnuva “tek dünya”yı temsil eder; fakat o dünyanın pasaportları eşit değildir.
Fas’ın Secdesi ve Avrupa’nın Unuttuğu Kendi Hikâyesi
Fas’ın Hollanda’yı penaltılarla elemesinden sonra yaşanan toplu secde, bu Dünya Kupası’nın en kuvvetli görüntülerinden biriydi. Bu görüntü, bir spor galibiyetinin ötesinde, Avrupa’daki Mağrip diasporasının tarihî dönüşünü de temsil ediyordu. Hollanda ile Fas arasındaki maç, Avrupa ile Afrika’nın karşılaşması değildi sadece. Hollanda’daki geniş Fas diasporası, Hollanda’da doğmuş ya da Hollanda futbolunda yetişmiş Faslı oyuncular ve iki ülke arasında yıllardır süren aidiyet tartışmaları, bu maçı baştan itibaren siyasî kılıyordu. Hollanda’da yaklaşık 430 bin kişilik Fas kökenli bir topluluğun bulunması, karşılaşmanın neden sıradan bir futbol müsabakasına dönüşemediğini açıklamaya yeter. Fas’ın galibiyeti, Avrupa dışından gelen bir meydan okuma değildi. Daha doğrusu, Fas Avrupa’nın dışı değildi. Fas, Avrupa’nın kendi içinde tutmak istediği, fakat sık sık göç, uyum, yabancılık yahut güvenlik sorunu başlıkları altında tartıştığı hafızanın sahaya geri dönüşüydü. Bunun için Hollanda’da yükselen İslam karşıtı tepkiyi de tesadüf saymamak gerekir. Faslı oyuncuların sahadaki duası, bazıları için yalnızca bir şükran ifadesi olarak görülmedi. Avrupa’nın kendi içinde bastırmaya çalıştığı dinî ve kültürel çoğulluğun görünür hâle gelmesiydi.
Türkiye’nin Kaybettiği Şey Sadece Tur Değildi
Türkiye’nin Paraguay yenilgisiyle turnuvaya erken veda etmesi, elbette önce sportif bir hayal kırıklığıydı. Fakat millî takımların büyük turnuvalardaki başarısı, yalnızca futbol bakımından anlam taşımaz. Bir ülke için yarı final, final veya beklenmedik bir yükseliş, kendini dünya kamuoyuna anlatmak için bulunmaz bir imkândır. Burada Erdoğan ile Trump arasındaki ilişkiyi doğrudan millî takım maçlarına bağlamak doğru olmaz. İki lider arasındaki görüşmenin asıl siyasî zemini, 7–8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesidir. İran, Gazze, Hürmüz Boğazı, savunma harcamaları ve Türkiye’nin NATO içindeki yeri, bu görüşmenin gerçek başlıklarını oluşturuyor. Yine de futbolun siyasî değeri burada görünür hâle geliyor. Başarılı bir millî takım, liderlere diplomasi üretmez belki, ancak diplomasi için görüntü, zaman ve dikkat üretir. Dünya Kupası’nda ilerleyen bir Türkiye, yalnızca futbol sahasında değil, dünya ekranlarında da daha uzun süre kalacaktı. O ekranda görünen ülke, kendi hikâyesini daha rahat anlatma imkânı bulur. Türkiye’nin kaybettiği şey, Trump’la kurulacak hayalî bir futbol diplomasisi değildir. Kaybedilen, büyük uluslararası gösterinin içinde daha uzun süre görünür kalma ihtimaliydi.
Dünya Kupası’nın Yeni Jeopolitiği
Bugün Dünya Kupası’nı izlerken, yalnızca hangi takımın daha iyi futbol oynadığını sormak yetmiyor. Şunu da sormak gerekiyor: Hangi devletin oyuncuları daha rahat seyahat edebiliyor? Hangi şehrin yerel değerleri küresel kural olarak sunuluyor? Hangi diaspora, millî kimliği yeniden yazıyor? Hangi sermaye, futbolun merkezini değiştiriyor? Hangi sembol, hangi sınırın içinde serbestçe dolaşabiliyor? Ortadoğu artık futbolun nesnesi değil, oyuncusudur. Suudi Arabistan, sermayesiyle; İran, sınırları ve kırılganlıklarıyla; Mısır, kültürel itirazlarıyla; Fas, diasporasıyla; Türkiye ise siyasî konumuyla bu oyunun içindedir. Fakat bu yeni güç, her zaman eşit bir güç değildir. Körfez’in parası futbolun merkezine nüfuz ederken, İran’ın futbolcuları sınır kapılarında bekliyor. Faslı oyuncular Avrupa’da yetişip Fas formasıyla sahaya çıkarken, Avrupa onları hâlâ kendi aidiyet tartışmasının konusu kılıyor. Türkiye, NATO’nun vazgeçilmez ülkelerinden biri olarak dünya siyasetinde yer ararken, futbol sahasında beklenmedik bir yenilgiyle görünürlük imkânını kaybediyor.
Dünya Kupası’nın asıl hikâyesi budur. Saha hâlâ yeşildir. Fakat artık o yeşil zeminin altında yalnızca çim yoktur. Sahanın tam ortasında petrol, vize, diaspora, savaş, norm, temsil ve iktidar vardır.