Bazı filmler salonun ışıkları yandığı anda biter. Bazıları ise asıl orada başlar. Christopher Nolan’ın The Odyssey’i bende ikinci türden bir iz bıraktı. Perde kapanmış, ışıklar yanmıştı, ben hâlâ Truva surlarının önünde duruyordum. Aradan birkaç dakika geçti, surların yerini Gazze aldı. İthaka’nın yerini Tahran, Akdeniz’in yerini ise üzerinde yeni bir dünya düzeninin kurulmakta olduğu Orta Doğu. Bir tarihçinin sinemadan çıkarken kendi mesleğine dönmesi bir tür meslek hastalığıdır. İtiraf edeyim, ben de bu hastalıktan muaf değilim.

Büyük destanların asıl kudreti burada gizlidir. Onlar geçmişi anlatmakla yetinmez, insanın aynı hatayı hangi gerekçelerle tekrar tekrar işlediğini de gösterirler. Bu yüzden Homeros’un metni yalnızca Antik Yunan’a ait değildir. Her çağ kendi savaşını, kendi iktidarını ve kendi vicdanını o destanda yeniden bulur, çoğu zaman bulmak istemediği hâlde. Nolan’ın yaptığı da mitolojiyi bugüne taşımaktan ziyade üç bin yıl önce anlatılmış bir hikâyenin hâlâ tazeliğini koruduğunu, daha doğrusu eskimeye hiç fırsat bulamadığını hatırlatmaktır. Film boyunca zihnimi meşgul eden mesele ise Truva’nın nasıl düştüğü değildi. Truva düştükten sonra dünyanın nasıl değiştiğiydi. Zira asıl felaket surlar yıkıldığında başlamaz. Gerçek yıkım ve felaket, insanların hangi yolla olursa olsun kazanmayı meşru saymaya başladıkları anda başlar. Surlar tamir edilebilir, oysa bir kere aşılan o eşikten geri dönmek ise kolay değildir.

Tahta At ve Güvenin Silaha Dönüşmesi

Truva’yı yıkan tahta at değildi, tahta atın taşıdığı fikirdi. O fikir şudur: güven, kullanılabilir bir kaynaktır. Tahta at, askerî tarihin en meşhur hilesi olmasının ötesinde, barış görüntüsünün savaşın hizmetine koşulmasının sembolüdür. Bir armağan gibi görünen şey bir ordunun taşıyıcısına dönüşmüş, kutsallık stratejinin en verimli malzemesi hâline gelmiştir. Bir topluma kendi kapısını kendi elleriyle açtırmak için onu zorlamak gerekmez, toplumu ikna etmek yeter.

Belki de bu yüzden Odysseus’un hakiki yolculuğu Truva’dan ayrıldığı gün başlar. O andan itibaren deniz, aşılması gereken bir coğrafya olmaktan çıkar ve insanın kendi vicdanı hâline gelir. Karşılaştığı her fırtına, her kayıp, her felaket yalnızca Poseidon’un gazabı değildir. Zafer uğruna aşındırılan ahlaki sınırların insanın peşini bırakmadığının işaretidir. Simone Weil, İlyada üzerine yazdığı denemesinde (“İlyada ya da Gücün Şiiri”, Savaş ve İlyada içerisinde, Ketebe yay., 2024) destanın asıl kahramanının kuvvet olduğunu söylerken buna yakın bir şeyi kastediyordu: kuvvet, üzerine uygulandığı kadar kendisini kullananı da nesneye çevirir.

İşte film tam burada mitolojinin sınırlarını aşarak bugüne dokunur. Çünkü içinde yaşadığımız uluslararası sistem de uzun zamandır benzer bir kırılmanın içinden geçiyor. Devletler artık yalnızca savaşmıyor, savaşın kurallarını da yeniden yazıyor. Daha doğrusu kuralları ihtiyaç duyduklarında hatırlıyor, ihtiyaç duymadıklarında ise sessizce askıya alıyorlar.

Sorun hukukun ihlal edilmesi değil. Tarihte ihlal edilmemiş bir hukuk olmadığından asıl mesele, ihlalin artık istisna sayılmaması ve hukukun bağlayıcılığına duyulan ortak inancın aşınmasıdır. İnsanlar imzalanan anlaşmaların ertesi gün bozulabileceğini, müzakere masalarının bombardımanı durdurmadığını, diplomatik beyanların sahadaki gerçekliği çoğu zaman değiştirmediğini artık okuyarak değil yaşayarak öğreniyor. İtimad ortadan kalktığında geriye yalnızca imzalanmış metinler kalır; metin ise tek başına kimseyi bağlamaz.

Diplomasinin Sessiz Çöküşü

Son yıllarda Orta Doğu’da olup bitenler bu dönüşümün en berrak örneklerini sunuyor. İran ile Amerika arasında müzakereler sürerken askerî gerilimin aynı anda tırmanabilmesi, ateşkes görüşmeleri devam ederken sivillerin öldürülmesi, uluslararası toplumun en temel insani ilkeler üzerinde dahi ortak bir tavır geliştirememesi gibi vakıaların her biri tek başına bir hadise, hepsi birlikte ise bir hâl.

Bugün diplomasi ile savaş arasındaki çizgi giderek siliniyor. Bir zamanlar diplomasi savaşın alternatifiydi. Bugün çoğu zaman savaşın başka araçlarla sürdürüldüğü bir sahaya dönüşmüş durumda. Thukydides’in naklettiği Melos diyaloğunda Atinalıların Meloslulara söylediği şey, adaletin ancak eşit güçler arasında konuşulabilecek bir mesele olduğuydu. Güçlü elinden geleni yapar, güçsüz katlanmak zorunda olduğunu çeker. Yirmi beş asır sonra bu cümlenin hâlâ güncel olması, insanlığın kaydettiği mesafe hakkında verilebilecek en tatsız bilgidir belki de. Zira müzakere masaları güven üretmekten çok zaman kazandırıyor, ateşkesler kalıcı barışın ilk adımı olmaktan ziyade bir sonraki çatışmanın hazırlık süresi olarak okunuyor. Böyle bir iklimde insanlar yalnızca devletlere değil, kelimelere de güvenmemeye başlıyor. Dilin itibarını yitirmesi ordulardan daha derin bir tahribat olarak büyüdükçe büyüyor. Çünkü savaş bittiğinde onarılması gereken şey orada, olduğu yerde durur.

Bu yüzden bana kalırsa çağımızın esas krizi askerî değil ahlakidir. Uluslararası hukuk, ancak ona inanan devletler bulunduğu sürece anlam taşır. Hukuk yalnızca güçsüzü sınırlayan, güçlünün ise uygun gördüğünde dışına çıkabildiği bir mekanizmaya dönüşürse çöken şey bir hukuk sistemi olmaz, medeniyetin üzerine kurulduğu karşılıklı itimad olur. Mahkemeler ayakta kalırken de hukuk ölebilir. Beni asıl kaygılandıran savaşların sayısı ve süresi değil, sınırlarını kaybetmiş olmalarıdır. Çocukların, hastanelerin, ibadethanelerin, hatta müzakere süreçlerinin dokunulmazlığı konusunda ortak bir vicdan üretilemiyorsa, teknolojinin ilerlemesi bize hiçbir şey söylemez ve kazandırmaz. Teknoloji hızlanıyor olabilir, medeniyet aynı hızla ilerlemiyor. İkisi arasındaki makas ise tarih boyunca hep aynı yerden, insanın aleyhine açılmıştır.

İthaka’nın Asıl Anlamı

Filmin sonunda Odysseus İthaka’ya döner. Fakat bu dönüşü bir kahramanın tahtına kavuşması olarak okumak, metnin en zayıf okumasıdır. Çünkü döndüğü yer artık ayrıldığı yer değildir. Saray işgal edilmiş, düzen bozulmuş, iktidar yağmaya dönüşmüş, ev dediği mekân bile yabancılaşmıştır. Truva’da başlayan savaş, sahibinin evine kadar yürümüştür. Kazanan taraf bile eve galip dönmez. Belki de Nolan’ın en güçlü sorusu buradadır: İnsan savaştan dönebilir mi, yoksa savaş insandan hiç ayrımaz mı?

Bu soru yalnızca Odysseus’un değildir. Gazze’de büyüyen bir çocuğun, İran’da bombardıman ihtimaliyle uyuyan bir ailenin, yıllardır savaş ihtimalini bir hava durumu gibi takip eden milyonlarca insanın sorusudur. Çünkü savaş yalnızca şehirleri yıkmaz, insanın geleceğe duyduğu güveni de yıkar. Yıkılan şehir yeniden kurulur, yıkılan güvenin ise imar planı yoktur. Tarih, imparatorlukların çoğu zaman tek bir askerî yenilgiyle değil, kendilerini ayakta tutan meşruiyet zemini aşındığı için çözüldüğünü düşündürür. Fakat burada temkinli olmak gerekir: “ahlaki çöküş” anlatıları çoğu zaman sonradan, yıkımı anlamlandırmak isteyenler tarafından kurulur ve tarihçinin en çok şüphe etmesi gereken anlatı türü tam olarak budur. Roma’yı yalnızca barbar akınları yıkmadı; ancak Roma’yı yıkanın “ahlaksızlık” olduğunu söylemek de bir tarih açıklaması değil, bir ders çıkarma biçimidir. Osmanlı için de durum farklı değildir: kurumların uzun dönüşümünü topyekûn bir gerileme hikâyesine indirgeyen okuma, bugün tarih yazıcılığında büyük ölçüde terk edilmiştir. Yine de kaba bir gözlem ayakta kalıyor: kendisini sınırlayan ilkelerden uzaklaşan güç kısa vadede etkileyici görünür, uzun vadede kendi meşruiyet zeminini tüketir. İbn Haldun’un asabiyyenin çözülmesi üzerine söyledikleri de nihayetinde bir ahlak dersi değil, bir bağ kaybı tespitidir.

Belki de bu yüzden bugünün ihtiyacı yeni ittifaklardan, daha gelişmiş silahlardan veya daha sert yaptırımlardan önce, yeniden güven üretebilecek bir siyasal ahlaktır. Üzerinde uzlaşılmış ortak ilkeler olmadan hiçbir düzen kalıcı olamaz. Hukuku güçlü kılan mahkemeler değil ona duyulan inançtır, diplomasiyi anlamlı kılan toplantılar değil verilen sözün ağırlığıdır. Bunu yazarken kimseye ahlak dersi verme niyetinde değilim. Zaten bu çağın en bol bulunan, en az işe yarayan malı ders vermektir.

Salondan çıkarken aklımda kalan Odysseus’un zaferi olmadı. Aklımda kalan, eve dönmenin ne kadar zor olduğuydu. Kavafis’in İthaka’sı yolculuğun kendisini asıl kazanç sayarken Nolan’ın İthaka’sı ise yolculuğun insandan neyi götürdüğünü sorar.

Çünkü eve dönmek, bir limana ulaşmak değildir.

Eve dönmek, insanın savaşın içinde kaybettiği ahlakı yeniden bulabilmesidir.

Bugün bütün dünyanın aradığı İthaka, sanırım tam olarak budur.