Son otuz beş yılda (1991 sonrası) Ortadoğu’da büyük bir değişim ve yıkım süreci yaşanmıştır. 1991 tarihinde başlayan ABD askeri müdahaleleri günümüzde İran’a yapılan saldırılarla sürmektedir. ABD’nin Soğuk Savaş esnasında (1945-1991) Ortadoğu’da gerçekleştirdiği askeri müdahalelerin azlığı dikkat çekicidir (1958 Lübnan müdahalesi; 1987-1988 Basra Körfezi deniz müdahalesi). Soğuk Savaş’tan (1991) günümüze kadar ise ABD, Ortadoğu’da birçok askeri müdahalede ve saldırıda bulunmuştur: 1991’de Irak’a Körfez Savaşı ile, 1992-1994 yılları arasında Somali’ye, 1998’de Sudan ve Afganistan’a füze saldırıları ile, 2001’de Afganistan’ı, 2003’te ise Irak’ı doğrudan işgal yoluyla, 2011’de Libya’ya yönelik NATO operasyonunun liderliğini yaparak, 2014’ten itibaren Suriye ve Irak’ta DEAŞ’a karşı geniş çaplı askeri operasyonlarla, 2025’te On İki Gün Savaşı’nda ve 2026’da Gece Yarısı Çekiçi Harekâtı’nı İsrail ile birlikte gerçekleştirerek müdahalelerde bulunmuştur.

ABD tarafından yukarıda gerçekleştirilen askeri saldırılar ve işgaller sonucunda Ortadoğu’nun siyasi haritası büyük ölçüde değişmiştir. ABD’nin tek süper güç olarak tek kutuplu dünya düzenini belirlediği ve gücünü dengeleyecek bir aktörün olmadığı bir uluslararası konjonktürü, rakipsiz askeri gücünü kullanarak bölgeyi yeniden şekillendirmek için kullanmıştır. Eski NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanı Orgeneral Wesley Clark’ın tanıklığı ve kamuoyuna yaptığı açıklamalar bu durumu açık şekilde yansıtmaktadır. Clark, ABD’nin 2003 yılında gerçekleştirdiği Irak işgalinden kısa bir süre önce Pentagon’da bir ABD’li üst rütbeli askerin kendisine aktardığı bilgileri 2007 yılında kamuoyuna açık şekilde paylaşmıştır. Clark, askere:

“Irak’la hâlâ savaşa girecek miyiz?” diye sordum. O da “Ah, durum bundan daha da kötü.” dedi. Masasının üzerindeki bir kâğıdı aldı ve “Bunu az önce yukarıdan, yani Savunma Bakanlığından aldım.” dedi. “Bu, beş yıl içinde yedi ülkeyi nasıl ortadan kaldıracağımızı anlatan bir not. Irak’tan başlayıp Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve son olarak İran’ı hedef alacağız.” dedi. “Gizli mi?” diye sordum. “Evet, efendim.” dedi. “O zaman bana göstermeyin.” dedim. (Clark, 2007).

Clark’ın şahit olduğu diyaloğu önemli kılan husus, bu diyalogda adı geçen ülkelerin ABD askeri müdahalelerine maruz kalmaları ve çoğunun eski hâliyle artık günümüzde varlığını sürdürmemesidir. ABD askeri müdahalelerine maruz kalan devletler, İran hariç, rejim değişiklikleri ve fiilî parçalanma yaşamıştır.

Yukarıda verilen tabloda yaşanan yıkım, Clark’ın açıklamaları ve 1945-1991 arasındaki Soğuk Savaş döneminde ABD askeri müdahale sayısının Ortadoğu’da düşük olması dikkat çekicidir. Soğuk Savaş döneminde ABD askeri ve ekonomik gücünün Sovyetler Birliği’nin varlığı nedeniyle dengelenmesinden dolayı ABD, itidalli davranmış ve güç dengelerini gözeterek politika izlemiştir. Hatta ABD, 1957 yılında İngiltere, Fransa ve İsrail’in Mısır’a yönelik ortak saldırısını, Sovyetler Birliği’nin nükleer savaş tehdidi üzerine İngiltere, Fransa ve İsrail’i tehdit ederek durdurmuştur. Süveyş Savaşı sırasındaki ABD müdahalesi, Soğuk Savaş’ın sağladığı güç dengesinin bölge ülkeleri içinde ABD ile müttefik olmayan devletlere sağladığı avantajı göstermektedir.

Irak, İran, Suriye, Libya gibi ABD ile müttefiklik bağlantısı olmayan ülkeler, 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonrası güç dengesinin neredeyse tamamen ABD lehine dönmesiyle birlikte ABD askeri müdahalelerine açık hâle gelmişlerdir. ABD’nin Ortadoğu’daki rejimlere karşı kolayca askeri saldırılarda bulunabilmesi, askeri gücünün bu dönemde rakipsiz olması ve Ortadoğu ülkelerinin ABD askeri gücüne cevap vermekte yetersiz kalmasıyla açıklanabilir.

1991’de Saddam Hüseyin’in stratejik ve askeri açıdan son derece yanlış bir kararla Kuveyt’i işgal etmesiyle ABD, askeri gücünü kullanmak için aradığı fırsatı bulmuştur. ABD’nin askeri müdahale için hızlı ve cüretkâr davranmasının sebebi, aynı tarihte Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıdır. Bu olay sonrası ABD’nin askeri müdahaleleri sıklaşarak kademe kademe ABD ile ittifak hâlinde olmayan bölge ülkelerine saldırmıştır. ABD’nin askeri müdahalelerini kolaylaştıran bir diğer neden, ABD’nin askeri ve ekonomik açıdan ağır bir bedele maruz kalmamasıdır. 2002 yılındaki Irak işgalinde ABD ordusu bir ay içinde Bağdat’ı ele geçirmiştir. ABD askeri müdahalelerinde ağır bir bedel ödeme ve hedefine ulaşamama açısından tek istisna İran olmuştur; ancak bu savaş sürmektedir.

ABD elitlerinin Ortadoğu’ya yönelik artan saldırganlıkları şu amaçlara ulaşmak için gerçekleştirilmiştir: i) İsrail’in toprak genişlemesini kolaylaştırmak ve İsrail genişlemesi karşısında engel niteliğinde olan milliyetçi rejimleri ortadan kaldırmak, ii) ABD ile müttefik olmayan ve ABD hegemonyasına dâhil edilemeyen Irak, İran, Libya ve Suriye gibi rejimleri zorla ABD hegemonyasına dâhil etmek, iii) petrol kaynaklarının doğrudan denetimini ele geçirerek ABD egemenliğini bölgesel ve küresel düzeyde pekiştirmek, iv) ABD askeri gücüne yapılan büyük masrafların boşa olmadığını ABD kamuoyuna göstermek.

ABD, Soğuk Savaş’ın sona erdiği ve herhangi bir askeri tehdit altında olmadığı bir dönemde hem askeri harcamalarını artırmış hem de daha saldırgan hâle gelmiştir. Bu durumun en önemli nedeni, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından kaynaklanan güç dengesinin ortadan kalkmasıdır. 1991’den günümüze kadar Ortadoğu bölgesi, tek kutuplu düzene geçilmesinden en çok etkilenen bölge olmuş ve ABD’nin (Batı’nın) dünya üzerinde en çok nüfuz ettiği saha hâline gelmiştir. Bu tablonun ortaya çıkmasında, Soğuk Savaş sonrasında Amerikan dış politika düşüncesinde etkili olan ideolojik gruplar belirleyici olmuştur. Özellikle Neocon (Yeni Muhafazakârlık) adıyla anılan etkili entelektüel grup içerisindeki Richard Perle, Paul Wolfowitz, Donald Rumsfeld gibi siyasetçi ve ideologlar, ABD’nin Soğuk Savaş sonrasında sahip olduğu üstün gücü Amerikan değerleri, İsrail ve ABD çıkarları doğrultusunda kullanmak istemişlerdir. Neoconlar, uluslararası sistemin ABD’nin askerî gücü aracılığıyla aktif biçimde dönüştürülmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu yaklaşım, George W. Bush döneminde uygulamaya geçmiştir.

Bu ekol ve gruba ek olarak etkili olan bir diğer grup ofansif realistlerdir. Bu dış politika yaklaşımını savunanlara göre ABD, daha güvenli ve güçlü olmak için yalnızca statükoyu korumamalı, proaktif bir güç olmalıdır. Bu dış politika paradigması, ABD’nin Ortadoğu’da İsrail’in güvenliği, enerji kaynakları ve hegemonya gibi somut çıkarlarına göre politika izlemesinin yanı sıra, tek süper güç olmanın sağladığı avantajın ABD tarafından kullanılmasını öngörmektedir. Bu bakış açısına göre ABD, kendisi için tehdit oluşturma potansiyeli taşıyan rakipler ortaya çıkmadan önce onları zayıflatmayı öngören bir strateji benimsemelidir.

Ortadoğu’ya yönelik ABD saldırganlıkları, yukarıda verilen sonuçları üretmesine ek olarak güç boşlukları da meydana getirmiştir. ABD, kendi öncelikleri doğrultusunda bu askeri müdahaleleri gerçekleştirse de ABD planları dahilinde olmayan bazı jeopolitik sonuçlar ortaya çıkmıştır. ABD müdahaleleriyle oluşan güç boşlukları, bölge ülkelerinden bazılarının güvenlik politikalarını ve bölgesel nüfuzlarını yeniden tanımlamalarına yol açmıştır. İran, ABD’nin Irak ve Afganistan müdahaleleri sonrasında ortaya çıkan güç boşluklarından yararlanarak Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki müttefikleri (vekil güçler) aracılığıyla nüfuz alanını genişletmeye çalışmıştır. İran, ABD’nin kendisine yönelik olası saldırısını nüfuz alanını genişleterek önlemeye çalışmıştır. Ancak bu politika, İran’a yönelik ABD saldırılarını önleyememiştir.

Suudi Arabistan, BAE ve Katar gibi petrol zengini bölge ülkeleri, İran’ın artan nüfuzu karşısında yeni askeri ve diplomatik oluşumlara yönelmişlerdir. Bu değişim sürecine ek olarak, ABD askeri müdahalelerinin yarattığı yıkım ve kaos; Irak ve Suriye’de DEAŞ’ın yükselişi, Hizbullah’ın bölgesel rolünün genişlemesi ve Yemen’de Husilerin güç kazanması, merkezi devlet otoritelerinin zayıflamasına neden olmuştur. Özetle, ABD askeri müdahaleleri ve tek kutuplu düzenin yarattığı yıkım, yerel ve bölgesel aktörlerin ortaya çıkan boşluklarını kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalıştıkları bir süreç yaratmıştır.

Özetle, Ortadoğu’da son otuz beş yılda yaşanan büyük yıkım, doğrudan tek kutuplu uluslararası düzenin bir sonucudur. ABD, İsrail lobisinin de baskı ve etkisiyle tek süper güç olmanın sağladığı konjonktürel avantajı, Ortadoğu bölgesini askeri gücüyle şekillendirerek kullanmıştır.