Uluslararası İlişkiler disipliniyle yolu kesişen her meraklı zihnin sorduğu kaçınılmaz bir soru vardır: Eldeki bunca sofistike teoriye ve diplomasi trafiğine rağmen, Filistin meselesi neden on yıllardır çözülemiyor?

Ana akım yaklaşımlar bu durumu sahadaki bir “karmaşıklık” veya “kördüğüm” olarak sunsa da asıl sorun dünyaya baktığımız o evrensel iddialı merceklerin, yani bizzat teorilerin kendisi gibi durmaktadır. Ana akım teoriler, kendi kavramsal dünyalarına sığdıramadıkları gerçeklikleri “istisnai vaka” olarak etiketleyip suçu sahaya atarak kendilerini korumaya çalışsa da Filistin’i bir istisna değil, zihinsel bir sınır çizgisi olarak kabul ettiğimizde, bu zihinsel haritayı çizen teorilerin neleri bilerek dışarıda bıraktığı açığa çıkmaktadır.

Filistin bir anomali değil; aksine mevcut teorilerin kör noktalarını ve sömürgeci kökenlerini ifşa eden bir aynadır.

Dünyayı yalnızca egemen devletlerin satranç tahtası olarak kurgulayan realizm, Filistin’i Batı tipi bir devlete sahip olmadığı için hala eksik özne olarak görmekte, Siyonist yerleşimci kolonyalizmi gibi yapısal şiddet biçimlerini güvenlik parantezine alarak normalleştirirken; işgale karşı meşru direnişi marjinal, Siyonist militarizmi ise sistemik aktör ilan etmektedir.

Diğer yandan çatışmaların ekonomik bağımlılık ve kurumsal rasyonalite ile çözüleceğini savunan liberalizm ise Filistin’de işgali daha yönetilebilir kılan bir maskeye dönüştürüp, barışı hak arama mücadelesinden çıkarıp teknik bir yönetişim meselesine indirgemekte ve kolonyal tahakkümü bir “teknik arıza” gibi sunarak mevcut statükoya dolaylı hizmet etmektedir.

Robert Cox’un meşhur ifadesiyle, “Teori her zaman biri ve bir amaç içindir.” İnşacı perspektifin de hatırlattığı gibi kavramlar tarafsız olmadığı gibi, Ortadoğu kavramının kendisi bile Batı-merkezli, oryantalist bir inşanın ürünüdür. Bu coğrafyayı sürekli bir tehdit alanı olarak kodlamak dış müdahaleleri meşrulaştırırken, “terör” veya “meşru savunma” gibi kavramlar, sömürgeci güç ilişkilerini normalleştiren araçlar olarak işlev görmektedir.

Mesele Filistin’i mevcut teorilere uydurmak değil; devlet, güvenlik ve egemenlik gibi temel kavramları yapı-bozumuna uğratarak hem Filistin’i hem de Batı merkezli teorileri farklı bir gözle tartışmaya açmaktır.

Eğer kullandığımız teoriler bizi sürekli aynı adaletsizliğe çıkarıyorsa, belki de suç arazide değil, bu zihinsel haritamızı çizenlerin elindedir.

Filistin’i ana akımın konforlu teorilerinden çıkarıp sistemin sömürgeci kökenlerini ifşa eden bir aynaya dönüştürmeyi amaçladığım bu yapı-sökümcü yolculuğun devamına ve argümanlarımın bütününe aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:

Makalenin tamamı için tıklayınız.