İç Savaş Sonrası: Lübnan Ordusu ve Yeniden Yapılanma

General Mişel Aun’un 1990’da ülkeden ayrılmasının ardından iç savaş sona erdi. İç savaş sonrasında Lübnan’da devlet kurumları yeniden oluşturulurken mevcut ordu da Maruni General Emile Lahud’un komutası altında ulusal bir kurum haline getirilmeye çalışıldı. Lübnan ordusuna ulusal kimlik kazandırmak için üç meselenin çözülmesi gerekiyordu. Bunlardan ilki, ordunun tugayları arasındaki mezhepsel dengeydi. İç savaş sırasında tugayların açık bir mezhepsel karakteri vardı. Örneğin 6’ncı Tugay’da Şiiler, 4’üncü Tugay’da Dürziler, 10’uncu Tugay’da da Maruniler çoğunluktaydı. Bu durumu düzeltmek için bazen askerler bazen de taburlar bir tugaydan diğerine transfer edildi ve sonunda mezhepsel açıdan daha dengeli birlikler ortaya çıkarıldı. İkinci mesele, Lübnanlı Müslümanların uzun süredir talep ettikleri zorunlu askerlik uygulamasıydı. Cumhurbaşkanı Emin Cemayel, 1983’te zorunlu askerliği resmi hale getirse de sahadaki zorluklardan dolayı fiiliyata geçirememişti. 1991 ve 1993’te çıkarılan yasalarla zorunlu askerlik uygulaması canlandırıldı. 18 yaşına ulaşan tüm erkekler için bir yıl süreli zorunlu askerlik hizmeti getirildi. Üçüncü mesele ise ordunun mezhepsel kotalara göre işleyen terfi sistemiydi. Terfi sistemi, liyakate ve özel sınavlarla yükselmeye dayalı olarak yeniden düzenlendi. Bununla birlikte ordu komutanının Maruni, kurmay başkanının da Dürzi olması uygulamasının devam etmesi ve askeri akademiye öğrenci alımı yapılırken Hıristiyan-Müslüman dengesinin gözetilmesi, ulusal bir ordu hedefinin önünde en ciddi engeller olarak kalacaktı.

Lübnan ordusu, 11 mekanize piyade tugayı, birkaç özel kuvvetler ve 5 müdahale alayından oluşacak şekilde yeniden yapılandırılsa da bu birliklerin modern silahlarla donatılması maddi zorluklardan dolayı kolay değildi. Ordu birliklerinin elinde, 1960-1970’lerden kalan veya 1980’lerde ABD tarafından verilen eski silah ve araçlar bulunuyordu. Bunlara milis gruplarından ele geçirilip ilk kez envantere giren T-54, T-55 ana muharebe tankları gibi Sovyet yapımı eski savaş araçları da eklendi. Ordunun modernizasyonu için ABD gibi büyük devletlerin desteğine ihtiyaç duyulduğu aşikârdı. Fakat ABD’nin Lübnan’a yaptığı yardım, 1990’lar boyunca UH-1 helikopterler, M-113 personel taşıyıcılar gibi ölümcül olmayan askeri ekipmanlarla sınırlı kaldı. Lübnan Hava Kuvvetleri’nin durumu ise personel ve ekipman eksikliğinden dolayı tam bir felaketti. Bakım ve onarımı yapılamayan Mirage-III ve Hawker Hunter savaş uçakları, kullanılamaz halde depolarda bekliyordu. 10 adet Mirage III, 2000 yılında Pakistan Hava Kuvvetleri’ne satılarak elden çıkarılacak ve bundan sonra savaş uçaklarından sökülen mühimmatların monte edildiği UH-1 helikopterler yoluyla ordunun hava gücündeki zafiyetler kapatılmaya çalışılacaktı.

Lübnan ordusu, yeniden yapılandırma sürecindeki tüm çabalara rağmen hâlâ yapısal sorunlarını çözememiş zayıf bir silahlı kuvvet görüntüsü veriyordu. Tabii ordunun ülkenin bağımsızlığı ve egemenliğini sağlama misyonunu yerini getirmesini engelleyen başka zorluklar da vardı. Bunlardan ilki, Suriye’nin Lübnan’da kurduğu siyasi/askeri nüfuzdu. Suriye, Lübnan topraklarında 30.000 civarında asker bulunduruyordu ve istihbarat gücünü kullanarak ülkedeki devlet kurumları üzerinde etkili bir nüfuza sahipti. 1989’dan 1998’e kadar Maruni Cumhurbaşkanı Elias Haravi ve Maruni Ordu Komutanı General Emile Lahud, Suriye yönetimiyle sürdürdüğü yakın ilişkiler sayesinde makamlarında kalabildi. 1998’de General Lahud’un yeni cumhurbaşkanı seçilmesiyse 1950’lerin sonunda ortaya çıkan bir uygulamanın ülke siyasetinde bir geleneğe dönüşmesini sağlayacaktı. Nitekim 1998’de ordu komutanlığına atanan Maruni General Mişel Süleyman, bu görevi 10 yıl boyunca sürdürecek ve 2008’de cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacaktır.

Lübnan Ordu Komutanları

1990’larda Lübnan’ın egemenliği açısından diğer bir zorluk da İsrail’in Güney Lübnan Ordusu (GLO) aracılığıyla güneyde sürdürdüğü işgaldi. GLO’nun kontrolündeki güvenlik bölgesinde, çoğunluğu Şii 150.000 Lübnan vatandaşı ciddi bir baskı altında yaşamayı sürdürüyordu. Güvenlik bölgesi, Lübnan’dan tamamen koparılmış, tecrit edilmiş bir yerdi. İç savaş sonrasında Lübnan hükümetleri, güneye yönelik hiçbir siyasi ve askeri girişimde bulunmadığı gibi işgale karşı mücadeleyi de tamamen Şii Hizbullah’ın eline bıraktı. Hizbullah’ın ülkedeki diğer milis gruplarının aksine silahlı gücünü koruması, İsrail’le savaşan ve Lübnan’ı koruyan bir direniş örgütü olarak görülmesinin bir neticesiydi. Hizbullah, 1992’de Hasan Nasrallah’ın liderliğe seçilmesinden sonra hem parlamento ve hükümette temsil edilen meşru bir siyasi partiye dönüşecek hem de Suriye ve İran’dan sağladığı destekle silahlı gücünü arttırıp İsrail ve GLO’ya karşı iyi bir askeri performans sergileyecekti. Bu bağlamda Hizbullah’ın “Direniş, Ordu ve Halk” sloganının, daha sonraları ciddi eleştirilere uğrasa da o yıllarda Lübnan halkının çoğunluğu tarafından kabul gördüğünü söylemek mümkündür. Tabii Hizbullah’ın ülke içinde kazandığı itibar, yeni kurulan Lübnan ordusunun ülkeyi savunma konusundaki yetersizliğiyle doğrudan ilişkiliydi.

İsrail ordusunun 2000 Mayıs’ında Lübnan’ın güneyinden çekilmesi, Hizbullah’ın ülke içindeki gücünü ve itibarını zirve noktasına taşıyacak büyük bir askeri zafer oldu. BM tarafından de facto sınırı çizen Mavi Hat’ın oluşturulmasıyla güney, yeniden Lübnan’ın bir parçası haline geldi, fakat burada kimin otorite kuracağı hâlâ belirsizdi. Lübnan hükümeti, güneye ordu birliklerini gönderse de olası bir çatışma riskini göze alamadığından dolayı Mavi Hat yakınlarına asker konuşlandırmayı reddetti. Hükümetin BM Barış Gücü’nün Mavi Hat’ın güvenliğini sağlama sorumluluğunu üstlenmesi talebi de karşılık bulmadı. Hizbullah ise güneyi kontrol etme konusunda istekli ve hazırlıklıydı. Örgütün sivil ve askeri unsurları, hızlı hareket ederek Mavi Hat’ın yakınlarındaki Lübnan topraklarını kontrol altına aldı.

T-55 Tankı (Lübnan Silahlı Kuvvetleri)

ABD yönetimleri, 1990’lar boyunca Lübnan’a sınırlı bir ilgi gösterse de 2003’teki Irak işgaliyle bu durum değişmeye başladı. 2004 yazında BM Güvenlik Konseyi’nde alınan 1559 sayılı karar, ABD’nin daha müdahaleci bir siyaset izleyeceğine dair ilk işaretti. 1559 sayılı karara göre; yabancı güçlerin Lübnan’dan çekilmesi ve ülkedeki tüm milis gruplarının dağıtılıp silahsızlandırılması öngörülüyordu. Nitekim 2005 Şubat’ındaki Refik Hariri suikastı sonrasında Lübnan’da ortaya çıkan kitlesel protestolar ve artan uluslararası baskı, Suriye’nin ülkedeki askeri varlığını sona erdirmesini sağlayacaktı. Lübnan, yeniden tam bağımsız bir devlet haline gelmişti. Bundan sonra Lübnan ordusunun bağımsızlığı ve egemenliği koruma sorumluluğunu üstlenmesi ve ülkedeki silah tekelini kendi eline alması bekleniyordu. ABD, 2006 Temmuz’unda yaşanan Hizbullah-İsrail savaşının ardından Lübnan ordusunu bir kez daha yeniden yapılandırmak için harekete geçti. Savaşın sonunda BM Güvenlik Konseyi’nde kabul edilen 1701 sayılı karar ise ABD’nin Lübnan’a yönelik askeri yardım programına uluslararası bir meşruiyet kazandırıyordu. 1701 sayılı karar, Litani Nehri’nin güneyindeki toprakların Lübnan hükümetinin kontrolüne girmesini ve Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını öngörüyordu.

General Mişel Süleyman, Hizbullah-İsrail savaşı sırasında orduyu tarafsız bir pozisyonda tutmuş, fakat ordu çatışmaya girmeden 50 askerini kaybetmişti. Savaşın ardından ise Lübnan hükümeti, güneye 15.000 kişiden oluşan ordu birliklerini konuşlandırarak bölgede devlet otoritesini hissettirmeye başlayacaktı. ABD de ekipman ve yedek parça tedariki için desteğini 42 milyon dolara çıkararak orduyu güçlendirme arzusunu açıkça gösterdi. Tüm bunlar, Lübnan siyasetinde 14 Martçı-8 Martçı kutuplaşması bağlamında ordunun tarafsızlığına yönelik ciddi tartışmaların ortaya çıkmasını sağladı. Siyasi kutuplaşma ve tartışmalar, ordunun hem hareket alanını daralttı hem de ülkedeki çatışmalarda farklı tepkiler vermesine neden oldu.

Lübnan ordusu, 2007’de Trablus yakınlarındaki Nehr el-Barid mülteci kampına yerleşen Feth el-İslam militanlarına karşı harekete geçmekte tereddüt etmedi. Nehr el-Barid operasyonu, iç savaştan beri ordunun girdiği ilk büyük çatışmadır. General Süleyman’ın emriyle 5’inci Mekanize Piyade Tugayı, dört özel kuvvet alayı ve diğer tugaylardan sağlanan takviye birliklerin katıldığı operasyona, François el-Hacc, Chamel Roukoz ve Antoine Pano olmak üzere eski Aun yanlısı üç Maruni general komuta etti. Ordu birlikleri, zayıf hedefleme ve vuruş yetenekleri olan M-48 ve T-55 tankları, eski topçu bataryaları ve sınırlı mühimmat stoklarıyla zorlu bir savaş yürüttü. İyi eğitimli özel kuvvetler bile gece görüş gözlükleri, keskin nişancı tüfekleri, kurşun geçirmez yelekler gibi ekipmanlardan yoksundu. Ordunun hava gücündeki zafiyetler ise savaş uçaklarından sökülen mühimmatların monte edildiği UH-1 helikopterler kullanılarak kapatılmaya çalışıldı. Lübnan ordusu, tüm olumsuzluklara rağmen 15 hafta süren şiddetli çatışmaların sonunda 220’den fazla militanı öldürüp kampı ele geçirmeyi başardı. Ordunun kaybı, resmi olmayan rakamlara göre 169 askerdi.

General Süleyman, 2008’de yaşanan cumhurbaşkanlığı krizi sırasında Beyrut’ta patlak veren çatışmalar karşısında ise farklı bir yol izleyecekti. Hizbullah militanları, Sünni gençlerden oluşan silahlı gruplarla savaşarak Beyrut’un batısına girse de ordu çatışmaları uzaktan takip etmekle yetindi. Çatışmalar sona erdiğinde, ordu birlikleri kontrol noktaları kurarak kentteki varlığını göstermeye çalıştı. Süleyman’ın orduyu harekete geçirmemesi, genellikle ülke siyasetindeki mücadelelere müdahil olmak istememesi ve yeni bir iç savaş riskini göze alamamasıyla açıklanmaktadır. Ayrıca Nehr El-Barid operasyonunda ortaya çıkan eksikliklerin de ordunun tarafsız kalmasında etkili olması muhtemeldir. Süleyman, kendisine yönelik eleştirilere Beyrut’ta olanları “dünyada hiçbir ulusal ordunun karşı koyamayacağı bir iç savaş” olarak nitelendirerek yanıt verdi ve bu tarafsız tutumu sayesinde aynı yıl içinde ülke siyasetinde oluşan bir konsensüsle cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmayı başardı. Ondan boşalan ordu komutanlığına Maruni General Jean Kahveci atandı. Kahveci, bu görevi oldukça zorlu iç ve dış koşullar altında 2017’ye kadar sürdürecektir.

Lübnan ordusu, 2000’li yılların ortasında personel sayısını 60.000’e çıkarıp kâğıt üzerinde büyüse de silah ve ekipman açısından hâlâ yetersiz bir görünüme sahipti. Orduya ulusal kimlik kazandırmak için uygulamaya konulan zorunlu askerlik, halkın talepleri ve yükselen giderler dikkate alınarak 2007’de kaldırılmıştı. Artan personel sayısı da maaş ödemelerini ordunun bütçesinde ağır bir yük haline getirmişti. Bununla birlikte maddi zorlukların en görünür olduğu alanlar, modernizasyon ve yeni silah alımıydı. Ordu, bu alanlarda tamamen dış yardımlara bağımlığıydı. Nitekim 2007-2010 yılları arasında dışardan hibe yoluyla sağlanan yeni silahlar ve araçlar, büyük ölçüde ordunun temel ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Lübnan’a yapılan dış yardımlarda, Humvee hafif zırhlı araçlar, askeri kamyonlar, mühimmatlar, sınır güvenlik ekipmanları ve askeri eğitimleri içeren kapsamlı bir destek programıyla ABD başı çekti. Humvee’ler, bundan sonra M-113’lerle birlikte ordunun en fazla kullandığı araçlar haline geldi. 2008’de Belçika’dan hibe yoluyla sağlanan 16 adet AIFV-B-C25 zırhlı muharebe aracı ve 2009’da ABD’nin Ürdün üzerinden teslim ettiği 10 adet M-60 ana muharebe tankıyla ordunun zırhlı birlikleri daha donanımlı hale getirildi.

M-113 Personel Taşıyıcılar (Lübnan Silahlı Kuvvetleri)

Birleşik Arap Emirlikleri’nin 2007’de hibe ettiği 9 adet Fransız AS-342L Gazelle ve 10 adet Romanya menşeli IAR-330 Puma helikopterleri, Lübnan Hava Kuvvetleri’nin zafiyetlerini azaltmada geçici bir çözüm sağladı. AS-342L Gazelle’lere Fransa’nın verdiği HOT tanksavar füzeleri, IAR-330 Puma’lara da Hawker Hunter savaş uçaklarından sökülen füzeler monte edildi. Helikopterlerin ardından 2009’da ABD’nin hibe ettiği Hellfire füzeleriyle donatılmış Cessna AC-208 uçaklarının ilki orduya teslim edildi. Tabii bu yardımlar, Lübnan ordusunun hava üstünlüğü sağlayacak savaş uçakları yerine sınır güvenliği, terörle mücadele ve keşif-gözetleme görevlerinde kullanılacak düşük maliyetli hava araçlarını tercih ettiğini göstermektedir. Aslına bakılırsa bu bir tercihten öte zorunluluktu. Savaş uçaklarının yüksek bakım ve onarım maliyetlerinin karşılanması mümkün değildi. En büyük dış tedarikçi olan ABD de İsrail’e karşı tehdit oluşturacağından dolayı ordunun savaş uçaklarına sahip olmasını istemiyordu. Bu konudaki en ilginç örnek, Rusya’nın 2008’de Lübnan’a teklif ettiği 10 adet MiG-29 savaş uçağını ve pilotlara eğitim verilmesini içeren askeri yardım paketidir. Savaş uçakları ve pilotlara eğitim hibe yoluyla sağlansa da mühimmat, yedek parça ve bakım-onarım maliyetlerini Lübnan’ın karşılaması gerekiyordu. Lübnan hükümeti, maliyetleri karşılayamayacağından ve silah alımının ABD’yle olan ilişkileri bozacağından endişe ederek teklifi reddetti. Rusya, 2010’da bu kez 6 adet Mi-24 taarruz helikopteri ve 31 adet T-72 tankını içeren yeni bir askeri yardım paketi sundu, fakat bu yardım paketi de siyasi ve teknik engellerden dolayı uygulamaya konulamadı.

Suriye İç Savaşı’ndan Ekonomik Çöküşe: Lübnan Ordusu

2011’de Suriye’de başlayan yönetim karşıtı ayaklanma ve iç savaş, Lübnan’ı derinden etkileyerek yeni bir istikrarsızlık sürecine sürükledi. Lübnan ordusu, başlangıçta tarafsız pozisyonunu korumaya çalışsa da hızla ülkedeki güvenlik sorunlarının içine çekildi. Bu süreçte ordunun güvenlik konsepti, büyük ölçüde Suriye sınırını kontrol altında tutma hedefi çerçevesinde şekillenecekti. Yasadışı geçişlerin en yoğun yaşandığı kuzey-kuzeydoğu sınırının güvenliğini, Akkar ve Baalbek-Hermel’de konuşlanan iki kara sınır alayı (1’inci ve 2’nci Kara Sınır Alayları) sağlıyordu. 2009’da ABD’nin desteğiyle kurulan bu alaylar, silah ve donanım açısından ciddi eksikliklere sahipti. İngiltere, bu eksikliklerin giderilebilmesi için 2012’de Lübnan’a yönelik bir askeri yardım programını devreye soktu. Yardım programı, RWMIK devriye araçları, uzun menzilli termal kameralar, gece görüş gözlükleri, hareket sensörleri, gözetleme radarları, M107 keskin nişancı tüfekleri ve muhtelif havan sistemlerini kapsıyordu.

Suriye-Lübnan Sınırındaki Gözetleme Kuleleri (Lübnan Silahlı Kuvvetleri)

Hizbullah’ın 2013 Mayıs’ında Suriye’deki iç savaşa resmen katılması, bir yandan örgütün Lübnan’daki askeri varlığını açık bir tartışma konusu haline getirdi diğer yandan da ülkedeki gerilimlerin silahlı çatışmalara dönüşmesinin yolunu açtı. Lübnan ordusunun olanları uzaktan bir gözlemci gibi izlemesi artık mümkün değildi. Ordu, 2013 Haziran’ında Sayda’da düzeni sağlamak için Selefi Şeyh Ahmed el-Esir’in silahlı adamlarıyla çatışmaya girdi ve 16 askerini kaybetti. Bu çatışma ve kayıplar karşısında halkın büyük bir kısmı orduya sahip çıktı. Hizbullah’ın silahlarının sorgulandığı bu süreçte ordu, iç ve dış tehditlere karşı ülkeyi savunabileceğini göstermek için iyi bir fırsat yakalamıştı. Ordunun güç ve kapasitesinin gerçek manada test edildiği ilk olay ise DAİŞ ve Nusra Cephesi’nin bir yıl kadar sonra Arsal’a düzenlediği müşterek saldırı olacaktı.

General Jean Kahveci, güneyden getirdiği 8’inci Mekanize Piyade Tugayı’nı Bekaa’nın kuzeyine konuşlandırarak Suriye sınırını kuvvetlendirmişti. Bölgede bu tugayla birlikte iki kara sınır alayı ve bir özel kuvvetler alayı bulunuyordu. DAİŞ ve Nusra militanlarının 2014 Ağustos’unda sınırı aşıp Arsal’a saldırmasıyla çatışmalar başladı. Lübnan ordu birlikleri karşı taarruza geçti ve 5 gün boyunca kentte şiddetli çatışmalar yaşandı. Çatışmalarda, 20 Lübnan askeri hayatını kaybederken 60’tan fazla militan da öldürüldü. Fakat ilk saldırı sırasında 30 (veya 40) civarı asker ve personelin düşmanın eline geçmesi ve bunlardan bazılarının infaz edilmesi, Lübnan kamuoyunda büyük bir infiale neden oldu. Lübnan hükümeti, ateşkesin sağlanmasından sonra esirleri kurtarmak için girişimlere başlarken yabancı militanlar da sınırın dağlık alanlarına çekilerek bölgedeki varlıklarını devam ettirdi. Hizbullah ise Arsal’daki çatışmalara doğrudan müdahil olmadı, çevredeki Şii köylerinde savunma hattı oluşturarak ve yabancı militanların Suriye’deki ikmal yollarını keserek orduya dolaylı bir destekte bulundu. Bununla birlikte hükümet ve ordu yetkilileri, sahada Hizbullah’la koordinasyon halinde hareket edildiği ve örgütten askeri destek sağlandığı iddialarını asla kabul etmeyecekti.

Mişel Aun’un 2016 Ekim’inde cumhurbaşkanı seçilmesi, Hizbullah’a hem siyasi gücünü arttırma hem de Suriye’deki iç savaşla bozulan imajını onarma fırsatı tanıdı. Maruni General Joseph Aun, 2017’de ordu komutanlığına atandığında zaman kaybetmeden kuzey-kuzeydoğu sınırındaki yabancı militanları temizlemek için büyük bir askeri operasyonun hazırlıklarına başladı. Aun’un bizzat komuta ettiği askeri operasyon, 2017 Ağustos’unda hayata geçirildi. Operasyonda, ordunun özel kuvvet alayları ve 9’uncu Mekanize Piyade Tugayı’nın zırhlı birlikleri aktif bir rol oynadı. Yeni alımlarla sayıları 3’e çıkan Cessna AC-208 uçakları ve SA342 Gazelle ile UH-1 helikopterleri de kara birliklerine yakın hava desteği sağladı. 10 gün süren operasyonun sonunda, 100’den fazla DAİŞ militanı öldürüldü ve sınır bölgesi tamamen kontrol altına alındı. Ordunun asker kaybı ise sadece 7’ydi. Lübnan ordusu, bu askeri zaferle ülkeyi dış tehditlere karşı koruyabileceğini ilk kez gösterse de Hizbullah’ın sınırda Nusra Cephesi’ne karşı yürüttüğü eş zamanlı askeri operasyon, iki taraf arasında örtülü bir işbirliği olduğu iddialarının gündeme gelmesine yol açtı. İddialara göre; Hizbullah ile ordu arasındaki iletişimi sağlayan kişi, Lübnan İçişleri Bakanlığı’na bağlı Genel Güvenlik Müdürlüğü’nün başında bulunan Şii General Abbas İbrahim’di. Hükümet ve ordu yetkilileri, bu tür iddiaları bir kez daha reddetti. Hizbullah ise Arsal’daki savaşı Suriye’deki askeri varlığına yönelik eleştirileri bastırmak için kullanacak ve kendini Lübnan’da ordunun meşru ortağı olarak konumlandıracaktı.

A-29 Super Tucano Hafif Taarruz Uçakları (Lübnan Hava Kuvvetleri)

ABD’nin Lübnan ordusunun savaş kabiliyetini geliştirmeye yönelik yaptığı askeri yardımlar 2017’den sonra da devam etti. 2017-2021 yılları arasında 40 adet M2A2 Bradley zırhlı araç, 6 adet Brezilya yapımı A-29 Super Tucano hafif taarruz uçağı, 6 adet MD-530G hafif taarruz helikopteri ve 6 adet Scan Eagle insansız hava aracı (İHA) hibe yoluyla orduya teslim edildi. M2A2 Bradley’ler zırhlı birliklerin operasyonel kapasitesini arttırırken APKWS lazer güdümlü hassas füzelerle donatılan hava araçları da yakın hava desteği, gözetleme ve keşif görevlerinde kullanılacaktı. Tabii bu silah transferleriyle, Lübnan ordusunun Suriye sınırını etkili bir biçimde kontrol etmesi ve ülke içinde Hizbullah’ın artan askeri gücünü dengelemesi bekleniyordu. Oysaki 2019’da ortaya çıkan iki gelişme, ordunun bu beklentileri karşılamanın çok uzağında olduğunu gösterdi. Bunlardan ilki, İran’ın Suriye üzerinden kurduğu kara koridorunu aktif hale getirmesiydi. Bu koridor sayesinde Suriye sınırı, Hizbullah’a gönderilen silah, füze ve mühimmatın ana geçiş güzergahı haline geldi. İkincisi de Lübnan’da yaşanan ekonomik çöküştü. Ekonomik çöküşün ordu üzerindeki etkisi, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir felakete yol açtı. Ordu, bu süreçte ülkeyi savunmak bir yana kendi kurumsal varlığını sürdürmekte bile oldukça zorlandı.

Lübnan ordusu, 80.000’e ulaşan personel sayısıyla ülkedeki en büyük devlet kurumuydu. Ordu, subay ve askerlerine Lübnan koşullarına göre yüksek maaşlar ödüyor, asker ailelerine ciddi yardımlar ve sosyal imkanlar sunuyordu. Ordudaki üst rütbeli subayların maaşları 5.000 dolara kadar çıkarken en düşük asker maaşı 900 dolar civarındaydı. Fakat ordunun artan personel sayısı ve ordu bütçesinin yarısından fazlasının maaş ödemelerine gitmesi, 2017’de bu durumun sürdürülebilir olmadığını ortaya çıkarmış ve orduya yeni personel alımı durdurulmuştu. 2019’da Lübnan lirasının büyük değer kaybına uğraması, ülkedeki herkes gibi ordu personelinin de ciddi geçim sıkıntıları yaşamasına neden oldu. Üst rütbeli subayların maaşı 350 dolara, en düşük asker maaşı da 50 doların altına geriledi. Ordu içinde ciddi bir huzursuzluk ve disiplinsizlik baş gösterdi. Askerlerin bir kısmı, mesai zamanlarının dışında taksi şoförlüğü gibi ek işler yaparak ailelerinin geçimini sağlamaya çalıştı. Düşük maaşlardan dolayı çok sayıda asker görevinden istifa ederek ordudan ayrıldı. 2.000’e yakın askerin firar etmesi ise ordunun bütünlüğü açısından ciddi riskler taşıyordu. Daha da kötüsü, ordu bütçesinin paranın değer kaybıyla erimesi, maaş ödemeleri, iaşe sağlanması ve araçların yakıt ve bakım masraflarının karşılanmasını neredeyse imkânsız hale getirdi. Kışlalarda verilen yemeklerde et kullanımının durdurulması, askeri araçların yakıt sıkıntısından dolayı devriyeye çıkarılmaması, bakım masraflarını karşılamak için askeri helikopterlerle turistlere ücretli turlar düzenlenmesi ve emekli askerlerin düşük maaşları protesto etmek için Beyrut sokaklarına çıkması, durumun vahametini açıkça ortaya koyuyordu. Ordunun artık varlığını ve bütünlüğünü korumak için daha önce hiç olmadığı kadar dış yardımlara muhtaç hale geldiği aşikârdı.

M2A2 Bradley Zırhlı Araçlar (Lübnan Silahlı Kuvvetleri)

Lübnan ordusunun yaşadığı tüm bu sorunlar, dış yardımların da içerik olarak dönüşmesini beraberinde getirecekti. Geleneksel olarak silah tedariki ve askeri eğitimleri kapsayan dış yardımlar, ekonomik çöküş sonrasında büyük ölçüde ordunun maaş, iaşe, akaryakıt gibi temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik yapılmaya başlandı. Lübnan’ın en büyük dış destekçisi, 2006’dan beri 3 milyar dolara yakın askeri yardımda bulunan ABD’ydi. ABD, 2021-2022’de 150 adet Humvee hafif zırhlı araç, 6 adet MD-530F hafif taarruz helikopteri ve 3 adet modernize edilmiş UH-1H nakliye helikopteri hibe ederek silah tedarikini devam ettirdiğini gösterdi. Bununla birlikte 2023’ten sonra ABD yardımlarının içeriği değişmeye başladı. 2023’te 72 milyon dolarlık bir nakdi yardım programıyla BM aracı yapılarak orduya maaş desteği sağlandı ve 2024-2025’te ABD menşeli araçların, helikopterlerin ve lojistik sistemlerin çalışır durumda kalması için düzenli yedek parça ve bakım desteği verildi. Lübnan’ın ikinci büyük dış destekçisi, orduya yaptığı büyük nakdi yardımlarla Katar oldu. 2022’deki 60 milyon dolarlık nakdi yardım paketi, ordunun maaş ödemelerine yönelikti. Bu yardım paketi tek seferlik değildi, 2024’te 20 milyon dolarlık ve 2025’te de 60 milyon dolarlık ek paketlerle yenilendi. Katar’ın doğrudan ve hızlı nakdi yardımları, ordunun maaşları düzenli olarak ödeyerek ayakta kalmasını sağladı. Bu nakdi yardımların yanı sıra Katar, 2023’ten beri milyonlarca dolarlık akaryakıtı hibe ederek ordunun operasyonlarını sürdürmesinde de önemli bir rol oynadı. Bu süreçte ABD ve Katar’ın dışında, Lübnan ordusuna destek olan ülkeler arasında Türkiye, Fransa, İngiltere, İspanya ve Ürdün’ün de adını zikretmek gerekiyor. Türkiye, 2020’den sonra yedek parça, ilaç ve tıbbi ekipmanlardan oluşan hibeler sağladığı gibi defalarca gıda, temizlik ve hijyen malzemesi yardımı yaparak da Lübnan ordusunun temel ihtiyaçlarının karşılanmasına yardımcı oldu.

2023-2026 Hizbullah-İsrail Çatışması ve Lübnan Ordusu

ABD ve Katar’ın desteğiyle ayakta kalmaya çalışan Lübnan ordusu, 2023 Ekim’inde Gazze’de başlayan savaş ve bu savaşın kısa sürede Lübnan’ın güneyine sıçramasıyla yeni tehditlerle yüzleşmek zorunda kalacaktı. Litani Nehri’nin güneyinde, Lübnan ordusunun iki mekanize piyade tugayı ve bir müdahale alayı bulunuyordu. Bu birlikler, sınır hattını gözetleme ve barışı sağlama görevlerini üstlense de ülke dışından gelecek bir saldırıyı karşılayacak askeri yeteneklerden yoksundu. General Joseph Aun, Hizbullah ile İsrail arasında çatışmalar başladığında, bölgedeki birlikleri savaşın dışında tutmaya çalıştı. Ordu birlikleri, BM Barış Gücü’yle koordinasyon halinde hareket ederek güneyde insani yardım koridorlarının açılmasına ve sivillerin tahliyesine destek verdi. Ordunun bu tavrı, tarafsızlık stratejisiyle açıklansa da ülkede orduya harekete geçme emri verecek bir siyasi otoritenin olmadığı da aşikârdı. 2022’de Mişel Aun’un görev süresinin dolmasından beri cumhurbaşkanlığı koltuğu boştu ve aynı yıl yapılan parlamento seçimleri sonrasında ülkeyi geçici hükümetler idare ediyordu.

Hizbullah, Lübnan ordusuyla kıyaslandığında güneyde daha etkileyici bir askeri yapılanmaya sahipti. İsrail’e karşı savaş hazırlıkları yapan örgütün, bölgede binlerce iyi eğitimli ve donanımlı silahlı adamının yanı sıra çok sayıda füze sistemi ve yer altı tahkimatı bulunuyordu. Hizbullah, Gazze’de savaş başladığında hiç tereddüt etmeden güneyden İsrail’e karşı bir cephe açtı ve sınırın diğer tarafına yönelik füze ve İHA saldırıları düzenlemeye başladı. Buna karşılık İsrail, çatışmayı şiddeti giderek artan hava saldırılarıyla Beyrut dahil Lübnan’ın her yerine yaydı. Bu hava saldırılarında, Hizbullah ve müttefiki Hamas’ın komutanları, silah depoları, füze rampaları, yer altı tahkimatları hedef alınmakla birlikte yüzlerce sivil hayatını kaybetti ve yerleşim alanları yerle bir edildi. İsrail, ayrıca yayınladığı tahliye emirleriyle Lübnanlı sivilleri kuzeye göç etmeye zorladı ve Beyrut’a ulaşan yüz binlerce sivil büyük bir insani krize yol açtı. Lübnan ordusu, tüm bu olanları uzaktan bir gözlemci gibi izledi, büyük kentlerde güvenliği sağlamak için tedbirler almak ve insani yardım faaliyetlerini desteklemekle yetindi. Ordunun en büyük endişesi ise çatışmaların ve göç hareketinin ülkedeki mezhepsel gerilimleri tetikleyip yeni bir iç savaşın kapısını aralaması ihtimaliydi.

Kontrol Noktası (Lübnan Silahlı Kuvvetleri)

İsrail’in 2024 Eylül’ünde düzenlediği çağrı cihazı saldırıları ve hava bombardımanları, Hasan Nasrallah dahil Hizbullah’ın birçok komutanının ve yüzlerce üyesinin öldürülmesine yol açtı. Örgüte vurulan bu ağır darbeden sonra İsrail, Lübnan’ın güneyinde bir kara işgaline girişirken ABD de Lübnan iç siyasetini dizayn etmek için harekete geçti. Ekim ayında İsrail ordusu Lübnan topraklarına girdiğinde, Lübnan ordu birlikleri General Aun’un emriyle geri çekildi. Buna rağmen Lübnan ordusu, İsrail hava saldırılarının ve topçu atışlarının hedefi oldu ve 45 askerini kaybetti. Hizbullah ise karadan ciddi bir silahlı direniş gösterip İsrail birliklerinin ilerleyişini sınır hattı yakınlarında tutmayı başardı. İsrail, Hizbullah karşısında karadan ilerlemeye çalışırken 50’den fazla askerini ve çok sayıda zırhlı aracını kaybetti. Savaş boyunca İsrail’in toplam asker kaybının 90 civarı olduğu düşünülürse bu rakam bile Hizbullah’ın güneydeki direnişinin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.

ABD ve Avrupalı devletlerin girişimleriyle 2024 Kasım’ında sağlanan ateşkes, Lübnan’daki çatışmaların sona ermesini sağlayacaktı. Ateşkes şartları, BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararı esas alınarak belirlendi. Buna göre; 60 günlük ilk aşamada İsrail işgal ettiği Lübnan topraklarından, Hizbullah da Litani Nehri’nin güneyinden çekilecekti. İkinci aşamada, Litani Nehri ile sınır arasındaki bölge tamamen silahsızlandırılacak ve Lübnan ordusu buraya konuşlanıp BM Barış Gücü’yle koordineli bir biçimde güvenliği tesis edecekti. Ateşkesin 27 Kasım’da uygulamaya konulmasının ardından Lübnan devletini işler hale getirmek için harekete geçildi. General Joseph Aun, ABD’nin desteğiyle kısa sürede en uygun cumhurbaşkanı adayı olarak ortaya çıktı ve 2005 Ocak’ında Lübnan Parlamentosu’nda yapılan oylamada sağlanan mutabakatla ülkenin yeni cumhurbaşkanı seçildi.

Cumhurbaşkanı Aun, zaman kaybetmeden teknokratlardan oluşan reformcu bir hükümet kurmak için girişimlere başladı. Hükümeti kurma görevini, BM Uluslararası Adalet Divanı’nın başkanlığını yapan Lübnanlı hukukçu Nevaf Selam’a verdi. Selam, Beyrut’un nüfuzlu bir Sünni ailesine mensup olsa da daha çok hukukçu kimliğiyle tanınıyordu. Selam hükümeti, 26 Şubat’ta parlamentodan güven oyu alarak göreve başladı. Hizbullah gerek cumhurbaşkanlığı seçiminde gerekse hükümet için yapılan oylamada “evet” oyu kullanarak siyasi sürecin önünü tıkamadı. Hatta Selam’ın parlamentoda yaptığı konuşmada, silah tekelinin sadece orduda ve devlette olacağını açıklaması karşısında bile sessiz kalmayı tercih etti. Hizbullah’ın bu tavrı, genellikle İsrail’le giriştiği savaştan dolayı zayıflamasının bir neticesi olarak görüldü. Hizbullah, lider kadrosunu ve çok sayıda üyesini kaybetmiş, örgütün askeri alt yapısı, emir-komuta zinciri ve operasyonel kabiliyeti zayıflamıştı. 2024 Aralık’ında Suriye’deki rejim değişikliği de örgüte ağır bir darbe daha vurmuştu. Hizbullah’ın yeni lideri Naim Kassım’ın örgütün askeri gücü bir yana siyasi gücünü de korumakta oldukça zorlanacağı düşünülüyordu.

İsrail ordusu, 60 günlük ilk aşamada düzenlediği hava saldırılarıyla ateşkesi ihlal etse de Hizbullah bunlara herhangi bir karşılık vermedi. Şubat ayı ortasında İsrail birlikleri geri çekilmesini tamamlayınca, Lübnan ordusu güneye konuşlanmaya başladı. Fakat İsrail ordusunun sınırdaki 5 stratejik tepeye asker konuşlandırması, ateşkes şartlarına uymayan yeni bir durum ortaya çıkarıyordu. Bu arada Donald Trump’ın ABD başkanı seçilmesinden sonra Lübnan üzerindeki dış baskının da giderek arttığı aşikârdır. ABD’nin Lübnan’a uyguladığı diplomatik baskının iki hedefi vardı: Hizbullah’ın tamamen silahsızlandırılması ve Lübnan’ın İsrail’le doğrudan barış müzakerelerine başlaması. Cumhurbaşkanı Aun ve Başbakan Selam, başlangıçta ülke içi dengeleri gözeterek ihtiyatlı davransa da 2025 Temmuz’unda ABD’nin Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik sunduğu planı kabul etmek zorunda kaldı. Lübnan hükümeti, 7 Ağustos’ta ülkedeki silahların devlet tekeline alınmasını ve Hizbullah dahil milis gruplarının elindeki silahların toplanmasını içeren bir karar aldı ve bu kararın yıl sonuna kadar uygulanması görevini Lübnan ordusuna verdi.

Lübnan ordusu, son 5 yıldır ABD ve Katar’ın yardımları ve ülkedeki çatışmalara müdahil olmaması sayesinde ayakta kalmıştı. Maruni General Rudolf Heykel, 2025 Mart’ında ordu komutanlığına atandığında, BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararının uygulanmasını ve terörizme karşı iç güvenliğin sağlanmasını ordunun öncelikli sorumlulukları arasında saymış ve düşmandan (İsrail) gelen saldırganlığı Lübnan’ın yüzleştiği tarihi zorluklardan biri olarak nitelendirmişti. General Heykel, 7 Ağustos’ta alınan kararın ardından hemen harekete geçti ve hükümete çok aşamalı bir silah toplama planı sundu. Bu plana göre; silah toplama operasyonları, Litani Nehri’nin güneyi, Litani ile Avali nehirleri arası, Beyrut ve çevresi, Bekaa Vadisi ve ülkenin geri kalan yerleri olarak 5 bölgede uygulamaya konulacaktı. Lübnan ordusu, ilk olarak el-Fetih’le yapılan anlaşma yoluyla Filistin kamplarında operasyonlar yaparak işe başladı. Önce Sur ve Sayda’daki, ardından da Trablus ve Beyrut’taki kamplardan piyade tüfekleri, roketatarlar ve mühimmatlar toplandı. Toplanan silahların kamyonlara yüklendiği görüntüler, ordunun kendisine verilen görevi yerine getirebileceğini gösterse de genellikle inandırıcı bulunmadı. Bunun temel nedenleri; kamplardaki Hamas ve Filistinli sol örgütlerin silahlarını teslim etmemesi, toplananlar arasında ağır silahların bulunmaması ve el-Fetih’le yapılan anlaşmada güneydeki istihbarat subayı Şii Yarbay Süheyl Harb’ın önemli bir rol oynamasıydı. Yarbay Harb, İsrail tarafından Hizbullah’la işbirliği yapmakla suçlanmış, ordu bu iddiaları hemen yalanlamıştı.

Lübnan Ordusunun Filistin Kamplarındaki Silah Toplama Operasyonu

General Heykel, Eylül ayından itibaren Litani Nehri’nin güneyine mekanize piyade tugayları ve özel istihkam taburlarını içeren 10.000 kişilik bir askeri kuvvet konuşlandırarak silah toplama operasyonlarına başladı. Bölgede 200’den fazla askeri kontrol noktası kuruldu, mühimmat, yakıt ve gıda tedariki için bir lojistik hat oluşturuldu. Ordu birlikleri, güneydeki operasyonlarını BM Barış Gücü ve ateşkesi denetleyen uluslararası komiteyle eşgüdümlü gerçekleştirdi. Yıl sonuna gelindiğinde, Hizbullah’a ait çok sayıda silah ve mühimmatın ele geçirildiği ve silah depolarının, sığınakların ve tünellerin patlayıcılarla imha edildiği açıklandı. Böylece silah toplama planının ilk aşaması tamamlanmış oldu. ABD, Lübnan ordusunun güneye yerleşmesini memnun edici bir siyasi başarı olarak nitelendirdi. İsrail ise bu girişimin Hizbullah’ı silahsızlandırmak için yeterli olmadığını ve İran’ın örgüte Suriye sınırından silah akışını sürdürdüğünü iddia ediyordu. İsrail ordusu, ateşkese rağmen aylarca Lübnan topraklarını kesintisiz havadan bombalamaya devam etmişti.

General Heykel, silah toplama operasyonları sırasında Hizbullah’la doğrudan çatışmaya girmemek için büyük gayret göstermişti. Heykel’in bu tavrı, Lübnan ile ABD arasında bazı gerilimlere de neden oldu. İlk gerilim, Heykel’in askeri yardımları ve sınır güvenliğini konuşmak için 2025 Kasım’ında Washington’a yapacağı ziyaretin son dakikada iptal edilmesiyle ortaya çıktı. ABD yönetimi, Lübnan ordusunun resmi bildirilerinde İsrail için “düşman” ifadesi kullanmasını ve İsrail’i suçlayan sert açıklamalar yapmasını gerekçe göstererek ziyareti iptal etmişti. Aslına bakılırsa bu iptal, Hizbullah’ı silahsızlandırmada yavaş ve isteksiz görünen ordu komutanına yönelik diplomatik bir uyarıydı. Nitekim bundan sonra Lübnan’da bazı medya kurumlarının ve siyasi partilerin Heykel’in istifasına yönelik bir kampanyaya girişmesiyle ordu komutanının üzerindeki iç baskı da arttı. Heykel, tüm bunlara rağmen Şubat ayı başında Washington’a gitti, fakat ziyaret ABD’li Senatör Lindsey Graham’la yapılan sansasyonel bir görüşmeyle son erdi. Heykel, Graham’ın “Lübnan ordusu Hizbullah’ı terör örgütü olarak görüyor mu?” sorusuna “hayır” yanıtını vererek ülkesindeki iç dengeleri gözettiğini bir kez daha gösterdi. İsrail yanlısı tutumuyla bilinen Graham, bu yanıttan memnun olmayıp görüşmeyi sonlandırdı ve sosyal medya hesabından Lübnan’ı askeri yardımları kesmekle tehdit etti.

Şubat ayı sonunda ABD ve İsrail’in İran’a yaptığı hava bombardımanlarıyla bölgesel bir savaşın başlaması, Lübnan’daki iç dengeleri alt üst edecek ve ülkeyi yeniden bir çatışma alanı haline getirecekti. 2 Mart’ta Hizbullah’ın güney sınırından fırlattığı füze ve İsrail’in hava saldırılarıyla karşılık vermesi, Lübnan’ı bölgesel savaşın içine çekti. Başbakan Selam, zaman kaybetmeden Hizbullah’ın silahlı faaliyetlerini yasadışı ilan eden bir hükümet kararı alarak orduya geçen yaz verilen görevi hatırlattı. Lübnan ordusu, ilk füzeyi ateşleyen 12 Hizbullah üyesini tutuklayarak hızla harekete geçse de her zamanki gibi güneydeki çatışmaların parçası olma niyetinde değildi. General Heykel, sınır hattındaki birliklere mevzilerini boşaltma ve geri çekilerek yeniden konuşlanma emri verdi. Geri çekilmenin birliklerin kuşatma altına düşmesini engellemek, ikmal yollarını korumak ve askerlerin can güvenliğini sağlamak amacıyla yapıldığı açıklandı.

Zayıfladığı düşünülen Hizbullah’ın İsrail’le yeni bir savaşı göze alması ise herkes için şaşırtıcıydı. Hizbullah, çatışmanın ilk günlerinden itibaren füze ve İHA saldırılarıyla askeri yeteneklerini kaybetmediğini gösterdi. Hizbullah’ın birbirinden bağımsız hareket eden küçük gruplarla düzenlediği vur-kaç saldırıları ve kurduğu pusular ise karadan ilerlemeye çalışan İsrail birliklerini oldukça zorladı. Tüm bunlar, ordunun güneydeki silah toplama operasyonlarının hedefine ulaşmadığını ortaya çıkararak General Heykel’i hedef tahtasına oturttu. General Heykel, Hizbullah’la işbirliği yapmak ve örgütün güneydeki askeri yapısı konusunda hükümeti yanlış bilgilendirmekle suçlandı. Medya haberleriyle ordu komutanının istifasına yönelik tartışmalar da yeniden alevlendi. Başbakan Selam’ın ABD’nin baskısıyla Heykel’i istifaya zorladığı ve istifa tartışmalarının ordudaki subayların iki farklı hizbe bölünmesine yol açtığı iddia edildi.

Lübnan Ordu Komutanı General Rudolf Heykel

İsrail, savaşın ilk 40 gününde hedef gözetmeksizin Lübnan’ın her yerine ağır hava saldırıları düzenledi ve güneyde giriştiği kara işgaliyle Litani Nehri’ne ulaşmaya çalıştı. Güneydeki köylere ve Litani Nehri üzerindeki köprülere yapılan hava saldırıları, bir yandan bölgeyi insansızlaştırmayı diğer yandan da göç hareketi yaratarak toplumsal gerilimleri arttırmayı amaçlıyordu. Bu askeri baskının diğer amacı da Lübnan hükümetini orduyu Hizbullah’a karşı harekete geçirmeye zorlamaktı. 7 Nisan’da İran ile ABD arasında sağlanan geçici ateşkes bile İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarını durduramadı, hatta ertesi gün Beyrut’a savaşın en şiddetli hava bombardımanı gerçekleşti. Bu sıralarda Lübnan hükümeti, ülkedeki çatışmaya İsrail’le doğrudan barış masasına oturarak bir çözüm bulmak için girişimlere başladı. Nisan ayı ortasında ABD’nin arabuluculuğunda Washington’da başlayan müzakerelerin ilk turu, geçici bir ateşkes ilan edilmesiyle neticelendi. Geçici ateşkes, Beyrut’ta yönelik İsrail hava saldırılarını büyük ölçüde durdursa da güneydeki çatışmalar tüm hızıyla devam etti. Mayıs ayında Hizbullah, düşük maliyetli intihar İHA’larıyla düzenlediği saldırılarla ciddi bir etki uyandırırken İsrail de kara birliklerini zorlu koşullar altında Litani Nehri’nin bazı noktalarına kadar sokarak işgali derinleştirdi.

2 Mart’tan Haziran ayı başına kadar Lübnan’da yaşanan çatışmalar ve hava bombardımanlarında 3.500’den fazla Lübnan vatandaşı hayatını kaybetti ve Beyrut, güneydeki kentler, kasabalar ve köyler büyük bir yıkıma uğradı. Bu süreçte 30 İsrailli asker ölürken 1200’den fazlası da yaralandı. Lübnan ordusu ise çatışmalara müdahil olmamasına rağmen İsrail hava saldırıları ve topçu atışları neticesinde 16 askerini kaybetti. General Heykel, kendisine yönelik suçlamalara ve istifa iddialarına rağmen komutanlık görevini sürdürdü ve ordunun bütünlüğünü korumak için büyük bir çaba harcadı. Ordu birlikleri, kent merkezlerindeki güvenliği sağlama dışında yıkılan bina enkazlarının kaldırılması, arama-kurtarma faaliyetleri, sivillerin tahliyesi, zarar gören köprü ve yolların onarılması gibi görevlerde kullanıldı. Heykel’in 21 Nisan’da Trablus’taki askeri birlikleri ziyareti sırasında yaptığı konuşma ise ordu komutanının ülkedeki çatışmalar karşısındaki tutumunu açıkça ortaya koymaktadır. Heykel, konuşmasında iç barışın ve birleşik bir ordunun Lübnan’ın yüzleştiği tehditlere karşı en güçlü silah olduğunu vurguladı ve orduyu zayıflatmaya yönelik girişimlerin İsrail işgalinin amaçlarına hizmet ettiğini söyledi. Sözlerini İsrail işgali altındaki Lübnan topraklarının her karışını geri alacağını teyit ederek sonlandırdı.

Güney Lübnan’a Konuşlanan Lübnan Ordu Birlikleri

Haziran ayı başında, Washington’ta süren Lübnan-İsrail müzakerelerinin dördüncü turunda şartlı bir ateşkes kararının çıkması hem Lübnan içindeki siyasi ve toplumsal gerilimi tırmandıracak hem de orduya güneyde otorite kurması için yeni bir sorumluluk yükleyecekti. Ateşkesin uygulanması, Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyinden tek taraflı olarak çekilmesi ve ordu birliklerinin belirlenen pilot bölgelerde konuşlanması şartına bağlıydı. Cumhurbaşkanı Aun ve Başbakan Selam, Washington’da sağlanan mutabakatı Lübnan’ın kurtuluşu için son şans olarak değerlendirdi. Hizbullah lideri Kassım ise güneydeki İsrail işgalinin sona ermesini garanti etmeyen diplomatik girişimleri tanımadığını ve savaşmaya devam edeceklerini açıkladı. Lübnan ordusu, şartlı ateşkesin ülkede hararetli bir biçimde tartışıldığı sıralarda yolları açmak ve geride kalan patlamamış mühimmatları ortadan kaldırmak için Merciyun bölgesine konuşlandı. Ayrıca Beyrut ve Baysariye’deki toplumsal gerilimlere müdahale ederek güvenliği sağlamaya çalıştı. Ordu komutanı General Heykel’in Pakistan’a resmi bir ziyarette bulunacağının açıklanmasından bir gün sonra güneydeki Nebatiye bölgesinde 3 Lübnan askeri (1 tuğgeneral, 1 yüzbaşı ve 1 er) İsrail İHA’larının düzenlediği suikastla öldürüldü.

Sonuç ve Değerlendirme

Hizbullah-İsrail çatışmasının ne zaman ve nasıl sona ereceği hâlâ belirsizliğini korumaktadır. Bu bağlamda belki de iki olası senaryo üzerinden Lübnan’ın geleceğine dair bazı değerlendirmelerde bulunulabilir. İlk senaryo, Washington’daki Lübnan-İsrail müzakerelerine rağmen güneydeki çatışmaların bir süre daha devam etmesidir. Hizbullah, İsrail işgalinin sona ermediği bir ateşkes anlaşmasını kabul etmeme ve askeri mücadeleyi sürdürme kararlılığını göstermektedir. İsrail de Hizbullah’ı askeri olarak tamamen yok etmeden güneydeki işgali sona erdirmemekte kararlı görünmektedir. Lübnan hükümetinin ve ordusunun bu senaryodaki rolünün oldukça kısıtlı olacağı aşikârdır. Öte yandan Lübnan’daki çatışmaların sürmesi, ülkedeki toplumsal gerilimleri arttırması ve mezhepsel temelli yeni bir iç çatışmanın ortaya çıkması gibi riskleri de içinde barındırmaktadır. Bu noktada Lübnan ordusunun tarafsızlığını sürdürme veya çatışmalara müdahil olma konusundaki seçimi, daha önce olduğu gibi temel belirleyici olacaktır. İkinci senaryo, Lübnan-İsrail ve İran-ABD müzakereleri çerçevesinde herkesin kabul ettiği yeni bir ateşkes anlaşmasının uygulamaya konulmasıdır. Hizbullah ve İsrail, belli bir aşamadan sonra uzun süreli çatışmalardan yorgun düşen kuvvetleriyle savaşı daha fazla uzatmak istemeyebilir. Hizbullah’ın geride kalan askeri kapasitesini ve ülkedeki siyasi nüfuzunu korumak, İsrail’in de kara işgalinin ortaya çıkardığı riskleri azaltmak ve ülke içinden gelen tepkileri hafifletmek için bazı tavizler vererek ateşkesi kabul etmesi mümkündür. Bu senaryoda, 2024 Kasım’ındaki ateşkes sürecine benzer bir durum ortaya çıkabilir ve Lübnan ordusunun üzerine yine Hizbullah’ı silahsızlandırma gibi zorlu bir görev yüklenebilir.

General Rudolf Heykel, eğer ordu komutanlığı görevinde kalabilirse, ateşkes sonrası dönemde de Lübnan’ın geleceğinin belirlenmesinde en önemli figürlerden biri olabilir. Cumhurbaşkanı Joseph Aun ve Başbakan Nevaf Selam, ABD yanlısı ve İran karşıtı tavırlarıyla ülke içindeki siyasi ve mezhepsel dengeleri yok sayarak hareket etmekte ve Hizbullah’ın silahsızlandırılmasının Lübnan’daki felaketleri sona erdirmede bir başlangıç olacağını varsaymaktadır. Tabii bu varsayım, Hizbullah’a karşı mücadele edebilecek, fakat İsrail’e karşı tehdit olmayacak, dış destekle kısmen güçlendirilmiş bir Lübnan ordusuna dayandırılmaktadır. General Heykel ise cumhurbaşkanı ve başbakandan daha farklı düşünmekte ve ordu komutanı olarak kendini ülke siyasetinde dengeleyici bir pozisyonda tutmaktadır. Heykel, ordunun durumunu, iç dengeleri ve İsrail saldırganlığını göz önünde bulundurarak Hizbullah ile devlet arasındaki bağların tamamen kopmasının engellenmesinde kritik bir rol oynamaktadır. Heykel’in geçen yılki silah toplama operasyonlarında Hizbullah’la doğrudan çatışmaktan kaçınması, Lübnan’da bazı çevrelerin onu örgütle işbirliği yapmakla, hükümeti yanlış bilgilendirmekle, hatta gelecekteki cumhurbaşkanlığı koltuğunda gözü olmakla suçlanmasına neden olmuştu. Lübnan’da bir kesim ise Heykel’in maaş ödemelerini yapamayan, mezhepsel aidiyetler taşıyan ve dış yardımlara bağlı bir orduyla Hizbullah’ın karşısına çıkmamasının ülke gerçekleriyle uyumlu bir yaklaşım olduğunu düşünmektedir.

Tüm bu Lübnan’ı kurtarma tartışmaları içerisinde ülkedeki mezhepçi sistemin rolünü dile getiren neredeyse hiç kimsenin olmaması da oldukça ilginç bir ayrıntıdır. Mezhepçi sistem, Lübnan’ın bağımsızlığını kazanmasından günümüze ülkedeki tüm siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunların, zayıf devletin ve ordunun, devlet otoritesine meydan okuyan siyasi ve askeri örgütlerin ve yabancı devletlerin yaptığı dış müdahalelerin temel nedenidir. Dolayısıyla mezhepçi sistem devam ettiği müddetçe, Lübnan devletinin ve ordusunun geleceğine yönelik planlamaların ülkenin siyasi, ekonomik ve toplumsal gerçekleri dikkate alınmadan yapılması mümkün değildir. Bu koşullarda, öncelikle ordunun ulusal bir kimlik etrafında örgütlenmiş ve maddi kaynakları olan bir devlet kurumu olmadığı, aksine dış yardımlarla bir arada tutulan ve mezhepsel dengelerin gözetildiği kırılgan bir koalisyon olduğu gerçeğini kabul etmek gerekiyor. Lübnan ordusu ne Hizbullah’ı zorla silahsızlandırma ne de İsrail’e karşı ülkeyi savunma yeteneğine ve iradesine sahiptir, sadece kamu düzenini sağlamak için sınırlı bir güç kullanabilmektedir. Öte yandan ordunun ülkedeki silah tekelini eline alması yoluyla devletin güçlendirileceğine ve ülkenin her tarafında iç ve dış tehditlere karşı mutlak bir otorite kurabileceğine yönelik iddiaları da ciddiye almak pek mümkün değildir. Asıl sorun, Lübnan’daki mezhepçi sistemdir, bu sistem ve sistemden beslenen siyasetçiler tasfiye edilmedikçe ne güçlü bir devlet ne de güçlü bir ordu inşa edilebilir.