26 Haziran’da Lübnan ve İsrail arasında imzalanan Çerçeve Anlaşması’nda yer alan “belirlenen pilot bölgelerde Lübnan ordusunun konuşlandırılması” maddesi, İsrail’in ağustos ayının sonunda söz konusu pilot bölge planının başarısız olduğuna ilişkin ABD yönetimine sunduğu değerlendirmelerin ardından fiilen geçerliliğini yitirdi.

İsrail’in, Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Lübnan ordusunun ülke toprakları üzerindeki kontrolü sağlaması konusunda yeterli çaba gösterilmediği üzerinden anlaşmanın uygulanabilirliğini sorgulaması, sahadaki gerçeklik ile diplomatik müzakere süreci arasındaki çelişkiyi de ortaya koydu. Nitekim Lübnan’ın Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik İsrail’e verdiği taahhüdün beklentilerin ötesinde kısa bir zaman diliminde gerçekleşmeyecek olması, Tel Aviv’in de farkında olduğu bir meseledir. Dolayısıyla İsrail’in devam eden ihlalleri ve işgal alanını “Sarı Hat” boyunca genişletmeye yönelik ilerleyişi, müzakere süreçlerinin çatışmanın seyrini belirleyen temel mekanizma olmadığını göstermiştir.

Halihazırda Lübnan’da temel mesele yalnızca İsrail-Lübnan müzakerelerinin sürdürülüp sürdürülmeyeceğinden öte müzakerelerin mevcut çerçevesinin değişen saha koşullarına nasıl uyarlanacağına doğru evrilmiştir. Diğer taraftan Lübnan’da savaşın yeniden yoğunlaşabileceğine ilişkin belirginleşen gerilim ortamı da İsrail’in güney Lübnan’daki askeri varlığını kalıcılaştırmaya yönelik adımlarının 1982 işgalini hatırlatan bir niteliğe bürünüp bürünmeyeceği yönündeki tartışmaları sorusunu sordurmaktadır.

This picture taken from Israel’s northern border with Lebanon, shows an Israeli flag amid the destruction caused by Israeli bombardment in the southern Lebanese village of Odaisseh, on December 4, 2024, – Israel stepped up its campaign in south Lebanon in late September after nearly a year of cross-border exchanges begun by Hezbollah in support of its ally Hamas following the Palestinian group’s October 7, 2023 attack on southern Israel. A fragile ceasefire came into effect in late November. (Photo by Jalaa MAREY / AFP)

Çatışmada Yeni Sınır: Ali Tahir’in Önemi Psikolojik mi Stratejik mi ?

İsrail ve Hizbullah arasında 19 haziranda kabul edilen ateşkes Hizbullah’ı sahadaki çatışmaların şiddetini düşürmeye yöneltirken, İsrail ordusu siyasi ve askeri düzlemde baskıyı özellikle son iki ay boyunca Ali Tahir bölgesine yönelik hava saldırılarını artırarak çatışmaları bu stratejik bölgede yoğunlaştırmıştır. Litani Nehri’nin kuzeyinde stratejik bir konumda yer alan Ali Tahir, İsrailli sözcüler tarafından Hizbullah’ın yeraltı komuta merkezlerinden birinin bulunduğu bölge olarak tanımlanmaktadır.

Güney Lübnan’da, Şii nüfusun yoğun olarak yaşadığı Nebatiye kentine büyük ölçüde hakim bir konumda bulunan Ali Tahir’in, bu özelliği nedeniyle Hizbullah açısından askeri ve stratejik önem taşıdığı değerlendirilmektedir. Diğer taraftan İsrail’in, çatışmaları Lübnan geneline yaymadan Ali Tahir üzerinden yeni bir taktikle ilerlediği anlaşılmaktadır. Zira bölgenin aylardır çatışma sahası niteliğinde olması ve İsrail’in söz konusu alanı esasen birkaç hafta önce büyük ölçüde kontrol altına aldığına dair öne çıkan iddialara rağmen, İsrail’in Tahran–Washington hattındaki gerilimin yeniden tırmanmasının ve İran’ın İsrail’i Ali Tahir üzerinden tehdit etmesinin ardından zafer anlatısını ortaya koyması, Netanyahu’nun çatışmayı Lübnan geneline yaymadan ve ancak Tahran’ı tahrik ederek siyasi hedeflerini gerçekleştirme amacı taşıdığına işaret etmektedir.

Bölgenin 1982-2000 yılları arasındaki işgal döneminde de İsrail’in tahakkümü altında olması, Ali Tahir’i psikolojik savaş açısından da önemli bir konuma taşımaktadır. Nitekim, İsrail’in bölgeyi tamamen ele geçirme hedefi, Hizbullah’ın ciddi bir kayba uğradığı yönündeki algıyı güçlendirmeyi amaçladığını ortaya koymuştur. Diğer taraftan, İsrail pilot bölge planının başarısız olduğuna ilişkin açıklamalarında Ali Tahir bölgesini özellikle vurgulaması da dikkat çekmektedir. Tel Aviv Çerçeve Anlaşması’nın imzalanması sürecinde Lübnan hükümetinden Ali Tahir’in pilot bölgelerden biri olarak belirlenmesini istemiş ancak Lübnanlı yetkililer bölgenin İsrail işgali altında bulunmadığı gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir. Halihazırda İsrail, bir yandan pilot bölgelere yönelik baskısını sürdürürken, diğer yandan Lübnan ordusunun Hizbullah’la karşı karşıya gelmek istemediği için Ali Tahir’e girmeyi reddettiğini, bu nedenle de güvenlik hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla bölgeye operasyon düzenlediğini ileri sürerek Lübnan hükümetinin planı uygulamak istemediğini savunmaktadır.

Dolayısıyla İsrail, kritik olarak gördüğü bölgeler üzerindeki baskısını sürdürerek taktik savaşında Lübnan hükümetinin masadaki tüm alternatifleri kaybedeceği bir senaryoyu yeniden üretmeye çalışmaktadır.

Gerilim Hattında Siyasi Arayışlar ve 1982 endişesi

İsrail işgalinin yol açtığı yıkım ve üst düzey yetkililer tarafından Lübnan’dan çekilme niyetinin bulunmadığına dair gelen açıklamalar, bölge toplumu açısından karanlık bir bekleyişe yol açmaktadır. Ateşkesin ilan edilmesi ve Beyrut’un hava saldırılarının hedefi olmaktan çıkmasıyla birlikte, kentin güneyinde yer alan Dahiye bölgesine dönüşler büyük oranda gerçekleşmiş olsa da güney Lübnan’daki Şii toplum için benzer bir normalleşmeden söz etmek mümkün değildir.

İsrail’in yıktığı köylerde yaşamın büyük ölçüde sona ermesi ve İsrail’in “güvenlik bölgesi” olarak kabul ettirdiği alanlardaki yerleşimlerden çekilmemesi, bölge halkını geçici yaşam koşullarıyla karşı karşıya bırakmıştır. Her ne kadar Birleşmiş Milletler verilerine göre 800 binden fazla kişinin güneye döndüğü bildirilse de halkın önemli bir bölümü evlerine dönmek yerine yerleşim yerlerine yakın geçici konutlarda yaşamaya başlamıştır.

Bu durum 1982 işgaline geri dönüşü anımsatmakla birlikte İsrail’in işgali ilhake dönüştürme planı, sınır hattında insansız bölge oluşturma çabası nedeniyle çok daha karmaşık bir tabloyu gözler önüne sermektedir. Zira Şii halk geri dönüşler konusunda 1982’den farklı bir senaryoyla karşı karşıya olduğunun farkındadır. Bu doğrultuda, güney Lübnan halkının içinde bulunduğu koşullar Lübnan hükümetini yalnızca ekonomik maliyet bakımından değil, aynı zamanda toplumsal gerilimi kontrol altında tutma açısından da zorlu bir sürecin içerisine sokmuştur.

Tam da bu noktada Lübnan hükümeti, diplomatik girişimlere ağırlık vererek İsrail’in işgal senaryolarına rağmen müzakerelerin sürdürülmesi konusunda ısrarcı bir tutum sergilemektedir. Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın son bir ay içerisinde Ankara, Roma ve Atina’ya gerçekleştirdiği ziyaretlerde İsrail’le müzakerelerin sürdürülmesine dair yaptığı çağrı ve “Lübnan’ın istikrarı, bölgenin ve Avrupa’nın istikrarı için hayati önem taşımaktadır.”  sözleriyle siyasi destek arayışı, savaşın yarattığı sarmaldan çıkış için tek seçenek olarak öne çıkmaktadır. Cumhurbaşkanı, İsrail güçlerinin güney Lübnan’dan çekilmesi ve Lübnan ordusunun bölgeye konuşlanmasının ardından bölge sakinlerinin evlerine dönerek yerleşimlerini yeniden inşa etmelerini sağlama hedefini öne çıkaran açıklamalarıyla, savaştan yorulan toplumun desteğini de arkasına almayı amaçlamaktadır.

Mevcut tablo güney Lübnan’da askeri çatışmanın ötesine geçen, güvenlik, toplumsal istikrar ve siyasal meşruiyet boyutlarını içeren bir kriz ortaya çıkarmaktadır. İsrail’in özellikle stratejik noktalar üzerinde yoğunlaşması ve 1982-2000 dönemindeki işgali hatırlatan ve daha ötesine giden bir kontrol alanı oluşturma arayışı, çatışmanın kısa vadeli bir operasyonun ötesine geçtiğini işaret etmektedir. Lübnan’ın önündeki temel seçenek ise iç ve dış politikada sürdürülebilir bir diplomatik zeminin oluşturulmasıdır. Ancak İsrail’in sahadaki işgali kalıcılaştırmaya yönelik adımları, diplomatik sürecin başarısını doğrudan tehdit etmektedir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde Lübnan’daki gelişmeler, yalnızca İsrail-Hizbullah çatışmasının seyri üzerinden değil, Lübnan devletinin savaşın yarattığı toplumsal gerilimi yönetebilme kabiliyeti üzerinden de şekillenecektir.