Siyasetin Gölgesinde Osmanlı Huzurunu Aramak
Filistin’e ilk defa gittiğim 2012 yılından bu yana geçen zamanı düşünürken, bu ziyaretimde cevabını merak ettiğim sorulardan biri Filistinlilerin Türkiye’ye ve Türkiye insanına bakışının ne ölçüde değiştiğiydi. Aradan geçen yıllarda Orta Doğu’yu, bilhassa Filistin’i derinden etkileyen nice hadise yaşanmıştı. Bunca acının, hayal kırıklığının ve siyasi tartışmanın insanlar arasındaki ilişkilere hiç dokunmamış olması düşünülemezdi. Peki, bütün bunlar gündelik bir karşılaşmaya nasıl yansıyacaktı? Adımı ve soyadımı söyledikten hemen sonra Türkiye’den geldiğimi belirttiğimde nasıl bir karşılık bulacaktım?
İlk ziyaretimde tanıdığım tebessüm yine oradaydı. Türkiye’den olduğumu söylemem, yüzlerdeki gülümsemeyi genişletiyor, henüz başlamış bir tanışmaya hemen bir yakınlık katıyordu. Yıllar geçmiş, şartlar ağırlaşmış, fakat karşılaştığım insanlarda o bildik samimiyet kaybolmamıştı. Birkaç kelimeyle başlayan konuşma kahve davetine, kahve sohbeti ayaküstü bir tarih ve siyaset değerlendirmesine, bazen de evde birlikte yemek yeme teklifine dönüşüyordu. Kendinizi Türkiye’den biri olarak tanıtmanız, sohbetin uzaması için başlı başına bir sebep olabiliyordu.
Birkaç ev davetine katılabildik. Fakat üzerinde çalıştığımız projeyi yetiştirmek için çok sayıda yemek ve sohbet davetini geri çevirmek zorunda kaldık. Bunun kolay olduğunu söyleyemem. Daveti kabul edemeyeceğimizi anlattığımızda karşımızdakinin sesindeki düşüşü duyuyorduk. Bizim için çalışma programına ilişkin bir zorunluluk olan şey, ev sahibinin yüzünde belli belirsiz bir hayal kırıklığına dönüşüyordu. İnsanın kendisini henüz tanımadığı birine uzun uzun mazeret açıklarken bulması, kurulan yakınlığın derecesini de gösteriyor. O davetlerdeki ısrarın, o ses değişikliğinin samimiyetini unutmak güç.
Elbette bu karşılaşmalardan bütün Filistin toplumunu kuşatan bir hüküm çıkaramam. Anlatabildiğim, ziyaret boyunca konuştuğum, kahvesini içtiğim, evine misafir olduğum insanların bana hissettirdikleri. Fakat farklı karşılaşmalarda tekrar tekrar beliren bu yakınlık, üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.
Taşta ve Hafızada Yaşayan Miras
Burada “Türk” kelimesiyle neyi kastettiğimi açıklamam gerekiyor. Sözünü ettiğim karşılaşmalarda Türk, geniş anlamıyla Türk dünyasına mensup birini değil, Türkiye’den gelen insanı ifade ediyordu. Bu kullanımda etnik kökeninizden önce geldiğiniz ülke ve o ülkeye bağlanan tarihsel hafıza öne çıkıyordu. Türkiye’den gelmek, sizi Osmanlı mirasıyla ilişkilendiren bir tanışıklığın içine yerleştiriyordu.
“Osmanlı torunu” olmak şeklinde ifade edilen bu yakınlığı, belki de bir mirasın taşıyıcısı olarak görülmek diye anlatmak daha doğru. Çünkü burada soyunuzun araştırıldığı bir aidiyetten söz etmiyorum. Karşınızdaki insan, sizi şehrin geçmişine bağlayarak anlamlandırıyor. Siz kendinizi bugünün Türkiye’sinden gelen bir ziyaretçi olarak tanıtırken o, bu tanışmanın içine Kudüs’ün Osmanlı asırlarını da katıyor.
Kudüs’te bu hafızanın tutunabileceği maddi izler hâlâ göz önünde. Şehir surları, Harem-i Şerif’teki yapılar ve onarımlar, su yolları, çeşmeler, mescitler ve vakıf binaları, Osmanlı geçmişini gündelik hayatın içinden okunabilir kılıyor. Özellikle XVI. yüzyılın imar faaliyetlerinin izleri, şehrin sokaklarında yürürken bu geçmişi tekrar tekrar hatırlatıyor. Bir tarihçi olarak yapılara, kitabelere ve vakıf eserlerine bakarken gördüğüm mirasın, konuştuğum insanların dünyasında ayrıca duygusal bir karşılığı bulunduğunu hissediyorum.
Fakat bu karşılığın yalnızca şehri imar eden, suyunu getiren, yapılarını onaran bir idareye duyulan takdirden ibaret olmadığını da belirtmeliyim. Görüştüğümüz insanların hemen hepsinin Osmanlı dönemini anlatırken altını çizdiği husus huzurdu. Sohbetlerde, Osmanlı geçmişiyle bugünün ağır şartları arasında kurulan mukayese belirgindi. Yapıların hatırlattığı tarih, insanların sözlerinde birlikte yaşamanın ve güven duygusunun hatırasıyla tamamlanıyordu.
“Osmanlı barışı”, yahut Pax Ottomana, bu karşılaşmalarda benim için insanların geçmişe yüklediği anlamı düşünmenin bir yolu hâline geldi. Bu ifadeyle Osmanlı asırlarının bütün çatışmalarını, adaletsizliklerini veya acı tecrübelerini yok sayan bir tarih anlatısını kastetmiyorum. Asıl dikkatimi çeken, konuştuğum insanların o uzun geçmişi bugünden hangi kelimeyle hatırlamayı tercih ettikleriydi: huzur.
Bu tercihi tarihsel bir dönemin eksiksiz bilançosu gibi okumak doğru olmaz. Ancak onu önemsiz görmek de mümkün değil. Bugünün güvensizliği, geçmişteki huzura yapılan vurguyu güçlendiriyor olabilir. İnsanların hatırladıkları kadar, içinde yaşadıkları şartlar da geçmişe bakışlarını biçimlendiriyor. Kudüs’te Osmanlı mirasının canlılığı, hem ayakta duran yapılarda hem de bugünün içinden geçmişe yöneltilen bu özlemde hissediliyor.
Türkiye’den gelen ziyaretçi de zaman zaman bu hafızanın muhatabı oluyor. Bir kahve davetinin, uzayan bir sohbetin veya açılan bir ev kapısının içinde, kendisinden çok daha eski bir tanışıklığın payı bulunduğunu fark ediyor.
Siyasete İhtiyat, İnsanlara Muhabbet
Peki, Türkiye’ye ilişkin siyasi tartışmalar bu yakınlığa hiç mi tesir etmemişti? Türkiye ile İsrail arasındaki ticari ilişkilere dair haberlerin konuşmalara yansıdığını gördüm. Bunların doğurduğu sorular, sitemler ve ihtiyat vardı. Dolayısıyla karşılaştığım muhabbeti, Türkiye’de alınan bütün siyasi kararlara verilmiş kayıtsız şartsız bir destek gibi sunamam.
Benim görebildiğim kadarıyla bu eleştiriler daha çok yönetimin tercihleri üzerinde yoğunlaşıyordu. Türkiye insanına duyulan yakınlık ise sohbetlerde varlığını koruyordu. Siyasi bir karara yönelik sitemin ardından kahve ikramı gelebiliyor, bir habere ilişkin soru ev davetiyle aynı konuşmanın içinde yer bulabiliyordu. Bu karşılaşmalarda eleştiriyle muhabbetin birlikte var olabildiğini gördüm. Bunun üzerinde durmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü devletler arasındaki ilişkileri konuşurken toplumların birbirleriyle kurduğu bağları kolayca aynı hükmün içine yerleştiriyoruz. Oysa Kudüs sokaklarında karşılaştığım insanlar, hayal kırıklıklarını dile getirirken Türkiye’den gelen insana kapılarını kapatmıyorlardı. Siyasi ihtiyat, tarihsel ve kültürel yakınlığı bütünüyle ortadan kaldırmamıştı.
En azından benim şahit olduğum konuşmalarda, bu sitemin Osmanlı mirasının reddine veya Türkiye toplumuyla kültürel bir kopuş arzusuna dönüştüğünü görmedim. Osmanlı geçmişine ilişkin sıcaklık da Türkiye insanına gösterilen misafirperverlik de sürüyordu. Bu, insanlar arasında biriken yakınlığın günlük siyasetten farklı bir zaman içinde yaşadığını düşündürüyor. Yine de bu muhabbeti Türkiye açısından kendiliğinden devam edecek, nasıl davranılırsa davranılsın eksilmeyecek bir bağlılık saymak yanlış olur. Geçmişten devralınan itibar, bugünün sorularını hükümsüz kılmaz. Bir insanın sizi evine davet etmesi, ülkenizin siyasetine ilişkin sorularından vazgeçtiği anlamına gelmez. Belki de o soruların bir kısmını, size yakınlık duyduğu için soruyordur.
2012’deki ilk ziyaretimden yıllar sonra Filistin’de yeniden bulduğum samimiyet, bana en çok bunu düşündürdü. Türkiye’den geldiğimi söylediğimde genişleyen tebessüm, içinde tarihsel hafızayı, bugünün beklentilerini ve yer yer sitemi birlikte taşıyordu. Bu yakınlığın karşılığını, yalnızca ne kadar sevildiğimizi anlatarak vermemiz mümkün değil. Bize yöneltilen soruları da aynı dikkatle duymamız gerekiyor.
Aklımda, kabul edemediğimiz davetlerin ardından sesi düşen insanlar kaldı. Yapılacak işlere yetişmek için ayrılmamız gerekiyordu; onlar biraz daha oturmamızı istiyordu. Türkiye ile Filistin arasındaki bağın benim bu ziyaretimdeki en canlı karşılığı, o biraz daha kalma isteğiydi.
