Ortadoğu bölgesel düzeni, 1990’ların başından itibaren Amerikan hegemonyası etrafında şekillenen güvenlik mimarisinin ve bu mimariyi ayakta tutan temel vaatlerin tasfiyesine tanıklık etmektedir. Yıllar boyunca müttefiklerin bekasını sağlayan, otoriter statükoyu koruyan ve revizyonist aktörleri çevreleme iddiası taşıyan bu düzen, peş peşe yaşanan sistemsel krizler karşısında ciddi bir çöküş evresine girmiştir. ABD’nin müttefiklerini asimetrik saldırılara karşı korumada yaşadığı zafiyetler, başarısız rejim değişikliği serüvenleri ve Körfez ekonomisinin can damarı olan stratejik deniz yollarının (Hürmüz) güvenliğini sağlayamaması, Amerikan gücünün bölgede sarsılmaz olduğu illüzyonunu yıkmaktadır. Bu hegemonik daralma, bölge devletlerinin dışarıdan sağlanan güvenlik şemsiyesine olan inancını temelden sarsarak, onları kendi stratejik otonomilerini maksimize etmeye ve ittifak yapılarını çeşitlendirmeye zorlamaktadır.

Nitekim ABD’nin caydırıcılık kapasitesinin sınırlarına dayandığı ve bölge aktörlerinin inisiyatif almaya başladığı bu yeni denklemde, İsrail’in norm tanımaz soykırımcı müdahaleciliği ve İran’ın vekil unsurlarla yürüttüğü revizyonizm, bölgedeki yeni düzen arayışlarının son dönemeçte tetikleyicileri haline gelmiştir. ABD, ne bu revizyonist aktörleri dizginleyebilmekte ne de müttefiklerini ortak bir diplomatik irade etrafında konsolide edebilmektedir. Amerikan güdümünde özellikle Irak işgali sonrası kurulan ve bugün tamamen çözülme noktasına gelen bu statükonun ardından, bölgede yeni bir düzen arayışı olduğu muhakkaktır. Dolayısıyla 90’lar ile kurulmaya başlanan, 2003 Irak işgali ile ivme kazanan Amerikan güdümlü Ortadoğu bölgesel düzeni bugün bir dönüşümden geçmektedir.

Peki Türkiye, hegemonik vesayetin çöküşüyle tetiklenen bu yapısal kırılma anında nasıl bir kurumsal mimari ve bölgesel düzen arzuluyor? Türkiye’nin Ortadoğu bölgesel düzeni tahayyülü, oluşan bu güç boşluğunu tek taraflı bir tahakkümle doldurmak gibi gerçek dışı bir heves barındırmamaktadır. Aksine Türkiye’nin Ortadoğu bölgesel düzen vizyonu, inisiyatifi sahadaki diğer güçlerle paylaşan ve bölgesel sahiplenme ilkesini merkeze alan ortak bir statüko inşasıdır. Türk dış politikası; salt bir hayatta kalma veya anlık tehditleri bertaraf etme refleksinin ötesine geçerek, kendi yakın çevresinde sınırları, kuralları ve normları belli bir bölgesel düzen kurma motivasyonuna yönelmiştir. Bu durum, reaktif bir savunma hattından ziyade proaktif, kurallara dayalı ve devlet kapasitelerini merkeze alan bir düzen kurma iradesini yansıtmaktadır.

Terörsüzlük ve Devlet Kapasitesi

Türkiye’nin arzuladığı bölgesel düzenin en temel yapıtaşı, meşru şiddet tekelinin yeniden ve münhasıran devletlerin eline geçmesidir. Arap Baharı sonrasında Suriye, Irak, Libya ve Lübnan gibi ülkelerde yaşanan devlet çöküşleri, bölgeyi devlet dışı silahlı aktörlerin ve vekalet savaşlarının oyun alanına çevirmiştir. Bu durum, Orta Doğu’nun zaten tam olarak inşa edilmemiş olan kurumsal ve egemenlik dokusunu tahrip etmiştir. Türk dış politikasının yeni düzen inşasındaki temel itirazı, milis güçlerinin dış politika kaldıracı olarak kullanılmasıdır. Türkiye’nin sınır ötesinde yürüttüğü askeri, istihbari ve diplomatik operasyonların temel amacı da bu ülkelerde devlet kapasitesini yeniden inşa etmektir.

Türkiye’nin jeopolitik önceliği, sınırlarında parçalanmış yapılar yerine, egemenliğini tesis etmiş rasyonel devlet aygıtlarının varlığıdır. Türkiye’nin Suriye politikası ya da Irak merkezi hükümeti ile son dönemde geliştirilen güvenlik işbirlikleri ve Kalkınma Yolu projesi, bu devlet kapasitesini güçlendirerek istikrar sağlama vizyonunun en somut yansımalarıdır. Benzeri şekilde içeride yürütülen “Terörsüz Türkiye” hedefi, dış politikada bölgesel bir norm haline getirilmek istenmektedir. Devlet dışında silah ve şiddet tekelinin oluşmasına izin vermeyen bu doktrin, Türkiye’nin muhatap olarak karşısında yalnızca meşru devletleri tanıma iradesinin bir yansımasıdır.

Ancak bu yaklaşım, Ankara’nın sadece kendi sınır güvenliğini maksimize etmeye çalıştığı dar bir beka refleksi olarak görülmemelidir. Türkiye bu ilkeyi, yeni bölgesel düzenin işleyebilmesi için yapısal bir ön koşul olarak görmektedir. Zira devlet altı aktörlerin ve vekil unsurların tasfiye edilmediği, klasik egemenliğin parçalandığı bir düzende rasyonel bir dış politika, karşılıklı caydırıcılık veya kalıcı diplomasi üretmek neredeyse imkansızdır. Dolayısıyla şiddetin yeniden meşru devlette tekelleşmesi, Türkiye’nin yalnızca kendi bekası için değil, rasyonel ve kurallara dayalı bir Ortadoğu bölgesel düzeninin inşası için öne sürdüğü temel bir sistemik önermedir.

Bölgesel Sahiplenme ve Bölgesel Güvenlik Mimarisi

Türkiye’nin Ortadoğu bölgesel düzeni tahayyülündeki ikinci temel yaklaşım, bölgesel sahiplenme şemsiyesi altında tehdit algılarının ortaklaşması ve bölge devletlerinin kendi güvenlik mimarilerini dışarıdan dikte edilmeden, bizzat kendi iç dinamikleriyle kurmasıdır. Soğuk Savaş döneminden bu yana Ortadoğu güvenliği, ağırlıklı olarak ABD’nin merkezde olduğu ve bölge ülkelerinin çevre aktörler olarak ABD’ye ayrı ayrı bağlandığı dikey bir hiyerarşi ile şekillenmiştir. Ancak bugün gelinen noktada Ortadoğu’daki yapısal dönüşümü yalnızca Amerikan hegemonyasının gerilemesi üzerinden okumak, aktörlerin giderek artan siyasi iradesini göz ardı etmek olur. Hegemonyanın çözülüşü ile bölge devletlerinin yükselen aktivizmi aslında birbirini besleyen süreçlerdir. Örneğin; Suriye’de Soğuk Savaş statükosunun asli aktörlerinden Esad rejiminin çöküşüyle ivme kazanan yapısal devlet dönüşümleri ve Körfez aktörlerinin kendi içlerinde farklılaşan stratejik tercihleri bu otonomi arayışının en net göstergesidir. Zira Körfez güçleri yekpare bir blok olmaktan çıkmış Suudi Arabistan çok boyutlu bir dengeleme siyasetine yönelirken, Birleşik Arap Emirlikleri İbrahim Anlaşmaları üzerinden farklı bir otonomi arayışına girmiştir. Türkiye ise bugün oluşmakta olan bölgesel düzende, bu asimetrik bağımlılık ilişkilerini kıracak, bölge ülkeleri merkezli bir entegrasyonu savunmaktadır.

Devletlerin bir bölgesel düzen oluşturabilmeleri için öncelikle birbirlerinin hayati çıkarlarını tanımaları ve tehdit tanımlarında ortak bir zemine ulaşmaları gerekir. Türkiye’nin Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi geçmişte rekabet ettiği aktörlerle ilişkilerini onararak pragmatik bir ortak zemin bulma çabası,f bu bölgesel entegrasyon iradesinin sonucudur. Yakın zamanda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında şekillenen (ve Mısır’ın da entegre edilmek istendiği) Mekke Anlaşması ve etrafında gelişen işbirliği mekanizmaları, sıradan bir ittifak arayışının ötesinde önemli bir girişimdir.

Türkiye’nin tahayyül ettiği bu yeni güvenlik mimarisi, krizlere karşı nötr kalmayı veya kenardan izlemeyi tercih eden geleneksel bir izolasyon barındırmamaktadır. Aksine bölgesel sahiplenme, sorumluluk almayı ve oluşmakta olan yeni bölgesel güvenlik denkleminde proaktif bir şekilde taraf olmayı gerektirir. Bu bağlamda Türkiye ABD’nin dışarıdan dayattığı, bölgeyi hiyerarşik olarak kutuplaştıran İbrahim Anlaşmaları eksenine karşı, kendi normlarını üreten bağımsız bir güvenlik şemsiyesinin kuruculuğunu üstlenmektedir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması bu taraf olma ve inisiyatif alma halini yansıtmaktadır. Burada asıl mesele Türkiye’nin bölgesel düzen tahayyülünde, bölge devletlerinin, hegemonyaya olan asimetrik bağımlılıklarını kırarak kendi güvenliklerinin üreticisi konumuna yükselme iradesidir. Türkiye’nin şekillendirmek istediği bu yeni bölgesel güvenlik şemsiyesinin mantığı, katı ve dışlayıcı cepheler (örneğin salt bir anti-İran bloku) kurmak değil risklerin ve caydırıcılığın ortaklaşa üstlenildiği bir anlayış inşa etmektir. Revizyonist aktörlerin (İsrail, İran) bölgeyi vekalet savaşları üzerinden kırılganlaştırma stratejisine karşı Türkiye devlet egemenliğini tahkim eden bu tür esnek yapıları, yeni düzenin omurgası olarak kurgulamaktadır.

Düzen Karşıtı Bir Anomali Olarak İsrail’in Çevrelenmesi

Bu yeni bölgesel düzen vizyonunda İsrail’in konumu, sistemin en büyük engellerinden biri olarak durmaktadır. Türkiye’nin Ortadoğu bölgesel düzeni fikrinin önündeki en büyük engel, İsrail’in norm tanımaz revizyonizmidir. Türkiye’nin perspektifinden İsrail, bölgesel barışı baltalayan, sınırları belirsizleştiren ve mevcut haliyle yeni düzene entegre edilemez bir anomali konumundadır. Gazze’deki soykırımın ötesinde, bu revizyonizmin devlet-altı şiddet sarmalını nasıl beslediği de ortadadır. Dahası İsrail’in saldırgan siyaseti artık doğrudan Türkiye’nin güvenlik jeopolitiği ile sürtüşmeye başlamıştır. İsrail’in son dönemde Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi denklem dışı bırakmaya çalışan kuşatma girişimleri ve bilhassa Suriye sahasında (Ebu Zuhur gibi askeri üslere yönelik) Türk askeri nüfuzunu hedef alan saldırıları, bu anomalinin doğrudan Türkiye’ye yönelen bir güvenlik tehdidine dönüştüğünü kanıtlamaktadır. Ancak Türkiye’nin bu tehdit karşısındaki pozisyonu, İran ve Direniş Ekseni’nin İsrail’i haritadan silmeyi vadeden devrimci retoriğinden ayrışmaktadır. Türkiye, meselenin çözümünü, mevcut aşamada, uluslararası sistemin normları içinde, fakat radikal bir diplomatik baskı mimarisiyle aramaktadır.

Türkiye’nin tahayyül ettiği bölgesel düzen, İsrail’in bölge ülkeleri tarafından yapısal bir çevreleme doktrini ile fiili olarak dizginlendiği bir düzendir. Türkiye’nin stratejik aklı, İsrail’i hukuku hiçe sayan politikalarından ötürü bölgesel bir parya olarak kodlamakta ve yeni mimarinin inşasını ancak İsrail’e karşı ortak bir caydırıcılıkla mümkün görmektedir. Çevreleme vizyonu, statükoyu donduran “iki devletli çözüm” ortodoksisinin sınırlarını da zorlamaktadır. Türkiye’nin devlet kapasitelerini önceleyen düzen arayışında, işgalci entitenin kurumsal meşruiyetinin reddedildiği ve yegâne meşru, egemen aktörün Filistin olarak kodlandığı bir yapısal de-legitimizasyon stratejisi dahi uzun vadede masaya gelebilir.

Bu noktada asıl mesele, iki ülke arasındaki konjonktürel bir gerilimden ziyade İsrail revizyonizminin kurulmak istenen bölgesel düzenin kurumsal zeminini engelleyen ve tehdit eden bir anomali olmasıdır. Bölgede İsrail’i edilgen bir yatıştırma siyasetiyle veya salt söylemsel kınamalarla istikrarlı bir düzen inşa etme yanılgısı tükenmiştir. Zira İsrail’in Suriye sahasındaki devlet kapasitesi inşasını sabote eden askeri müdahaleciliği ve Doğu Akdeniz’deki dışlayıcı hamleleri, sadece Türkiye’nin önceliklerini aşındırmakla kalmamaktadır. Bu durum bölgenin egemenlik mimarisinin restorasyonunu doğrudan engellemektedir.

Bu nedenle Ankara açısından İsrail’i çevrelemek, ikili bir güvenlik kaygısının ötesinde, yeni bölgesel düzenin kurulabilmesi ve yönetilebilir kılınması için vazgeçilmez bir düzenleme stratejisidir. Türkiye, Suriye ve Doğu Akdeniz hattındaki jeopolitik çözülmeyi durdurmak adına, proaktif bir çevreleme mimarisi işletmek durumundadır. Bu strateji, İsrail’i diplomatik olarak izole edip uluslararası ve bölgesel sisteme entegre edilemez bir anomali olarak kodlarken, aynı tezi sahada fiili askeri caydırıcılıkla desteklemeyi zorunlu kılmaktadır. İsrail, ancak sınır tanımaz yayılmacılığından vazgeçtiği ve bölge devletlerinin egemenlik hukukuna teslim olduğu ölçüde bu bölgesel düzenin meşru bir muhatabı haline gelebilir.

İşlemsel ve Yönetilebilir Batı

Türk dış politikasının bölgesel düzen tahayyülü, stratejik otonomi arayışına rağmen Batı’yı bölgeden tamamen dışlamak veya fiziki varlığını yok saymak gibi ütopik bir revizyonizm barındırmamaktadır. Ancak Türkiye’nin bölgesel düzen bağlamındaki jeopolitik okumasında Batı kavramı ve bu aktörle kurulan ilişkinin niteliği yapısal bir dönüşümden geçmektedir. Her şeyden önce karar alıcılar, Avrupa’nın ve AB’nin (Fransa’nın zaman zaman sergilediği münferit ve mikro-ölçekli nüfuz arayışları istisna tutulursa) bölgede bağımsız bir stratejik aktörlük ve güvenlik mimarisi üretemediği gerçeğinden hareket etmektedir. Dolayısıyla yeni bölgesel denklemde “Batı” olarak kodlanan ve masaya oturulan asli muhatap doğrudan Amerika Birleşik Devletleri’dir.

Bu muhataplık ilişkisinde Ankara, yeni bölgesel düzen inşasını Batı ile sıfır toplamlı bir çatışma alanı olarak değerlendirmemektedir. Aksine stratejik vizyon, bölgesel düzeni Batı ile rasyonel temellerde uzlaşılabilecek istikrar zemini olarak kurgulamaktadır. Türk stratejik aklına göre, devlet kapasitelerinin güçlendiği, sınır güvenliğinin tahkim edildiği ve vekalet savaşlarının son bulduğu bir Ortadoğu, küresel enerji ve tedarik güvenliği açısından Batı’yı da rahatlatacak bir kaldıraçtır. Özellikle Basra Körfezi’ni Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayan Kalkınma Yolu Projesi, Hazar ve Ortadoğu kaynaklarını kıtaya ulaştıran Güney Gaz Koridoru ve Doğu Akdeniz hidrokarbon kaynaklarının rasyonel transferi gibi bağlantısallık hamleleri bu durumun merkezinde yer almaktadır. Söz konusu altyapı projeleri, inşa edilecek bölgesel düzenin Batı’nın enerji arz güvenliğine ve tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesine sunacağı en somut jeoekonomik katkılardır.

Türkiye’nin yeni dönemdeki temel itirazı Batı’nın bölgedeki varlığına değil; bu varlığın uzun yıllar boyunca demokrasi, insan hakları veya değerler ambalajıyla sunduğu ideolojik kurumlara ve asimetrik normatif dayatmalara dayanmasıdır. Bu yeni yaklaşım, bölgenin toplumsal ve siyasal gerçekliğiyle uyuşmayan vesayetçi müdahalecilik yerine pazarlığa açık, maliyet-fayda analizi yapabilen ve güvenlik yükünü bölgesel aktörlerle paylaşmaya hazır bir ilişki biçimini öngörmektedir. Bu çerçevede Ortadoğu bölgesel düzeni bağlamında güç dengelerini tanıyan (ve Türkiye’yi önceleyen) realist ve işlemsel bir Amerikan dış politika çizgisi, değer odaklı liberal müdahaleciliğe kıyasla çok daha yönetilebilir bir Batı anlamına gelmektedir.

***

Sonuç itibarıyla, Türk stratejik kültürünün şekillendirmeye çalıştığı yeni bölgesel mimari şu temel parametrelere dayanmaktadır:

  • Devlet dışı silahlı aktörlerin ve vekalet savaşlarının tümüyle tasfiye edildiği, şiddet tekelinin mutlak surette devlette toplandığı,
  • Bölge ülkelerinin kendi aralarında yatay bir ağ kurarak güvenlik tehditlerini ortaklaştırdığı (Mekke Anlaşması),
  • İsrail’in revizyonist politikalarının fiilen dizginlenerek diplomatik olarak çevrelendiği,
  • Batı’nın, kurucu bir hegemon veya normatif vesayet makamı işlevinden sıyrılarak sınırları çizilmiş, çıkarları müzakere edilebilir ve işlemsel bir dış aktör olarak dengelere entegre edildiği bir Ortadoğu bölgesel düzeni.

Ancak bir sistemin (Amerikan hegemonyası) çöküşte olması, yeni düzenin otomatik olarak Türkiye’nin tahayyül ettiği bu formda kurulacağı anlamına gelmemektedir. Burada sunulan vizyon özünde orta ve uzun vadeli bir bölgesel düzen kurma hedefini yansıtmaktadır. Bu inşa sürecinin başarısı ise önümüzdeki yakın süreçte sınanacak pek çok kritik değişkene bağlı bulunmaktadır.

Kısa vadede, Türkiye’nin askeri ve diplomatik caydırıcılığını doğrudan test edecek sıcak kriz dosyaları masadadır. Türkiye’nin bu yeni bölgesel düzeni inşa iradesi öncelikle, Suriye sahasındaki devlet çöküşünün kalıcı olarak tasfiye edilerek tam kapasite inşasının sağlanması, Doğu Akdeniz’de dışlayıcı enerji-güvenlik kurgularının ve İsrail tehditlerinin boşa çıkarılması ve Irak ile tesis edilen angajmanın jeopolitik şoklara karşı korunabilmesi gibi acil sahalarda sınanacaktır.

Bu acil kriz yönetiminin ötesinde, sistemik başarının temel koşulları ise üç aşamalıdır: İlk olarak, sınır ötesinde yürütülen “Terörsüz Türkiye” projesinin tavizsiz bir şekilde nihayete erdirilmesi hayati önem taşımaktadır. İkincisi, yaklaşan Amerikan ara seçimlerinin ardından Washington yönetiminin iç siyasete odaklanma ihtimali ve bölgeye yönelik sergileyeceği işlemsel veya müdahaleci tutum, Türkiye’nin manevra alanını doğrudan tayin edecektir. Nihayetinde en zorlu aşama ise İsrail’in norm tanımaz revizyonizmine karşı sadece söylem düzeyinde kalmayan, bölge devletlerini fiili bir caydırıcılık ve izolasyon mimarisi etrafında konsolide edebilecek sarsılmaz bir blokun inşa edilebilmesidir. Türk dış politikasının bu makro-stratejik hedefleri sahada ne ölçüde bir statükoya dönüştürebileceği, işte bu kısa ve uzun vadeli sınamalardaki aktörlük kapasitesi ve iradesiyle belirlenecektir.