Türkiye, coğrafi konumu, tarihi derinliği ve kültürel birikimi itibarıyla Ortadoğu’nun ayrılmaz bir parçasının ötesinde, bu coğrafyanın en kritik paydaşı ve mukadderatının tayin edicilerinden biridir. Osmanlı Devleti’nin mirası üzerinde şekillenen bu coğrafi, kültürel ve zihni akrabalık, Türkiye ile bölge ülkeleri arasında koparılması imkansız bağlar tesis etmiştir. Ancak ironik bir şekilde, Türk akademisinde Ortadoğu çalışmaları uzun yıllar boyunca Batı merkezli paradigmaların mahkumiyetinde kalmış ve bölge, Osmanlı geçmişinden kopuk ve parçalanmış bir bakışla incelenmiştir. Bu seçmeci ve indirgemeci tavır, Türkiye’nin kendi coğrafyasına bakışını gölgelemiş, yerli bir perspektifin inşasını geciktirmiştir. Bugün, Modern Ortadoğu tarihini kökten bir eleştiriye tabi tutmak ve Türkiye merkezli, bütüncül bir okuma yapmak kaçınılmaz bir tarihî sorumluluk olduğu kadar şartlar da bizi buna zorlamaktadır.

Tercüme Tarihçiliğin Çıkmazı

Cumhuriyet dönemi Türk akademisinde Ortadoğu tarihi ekseriyetle Avrupalı ve Amerikalı şarkiyatçıların eserleri üzerinden okunmuştur. İngiliz, Fransız ve Amerikan arşivlerinin perspektifini mutlak hakikat gibi sunan bu post-kolonyal yaklaşım, bölgeyi kendi dinamiklerinden kopararak edilgen, mezhebi ve kabilevi çatışmalardan ibaret ve “öteki”leştirilmiş bir nesne olarak ele almıştır. Tercüme eserlerin ve Batılı kavramsal araçların hegemonik gücü, Türk araştırmacıların kendi bölgesine kendi gözüyle bakmasını engellemiştir. Kuşkusuz bunda Cumhuriyetin kuruluş aşamalarında yaşanan dönüşüm travmalarının etkisi olduğu kadar, Türkiye akademisini zihnen buna icbar eden sebeplerden söz etmek mümkündür. Ancak bu ayrı bir tartışma konusudur.

Ortadoğu, Sykes-Picot gibi yapay antlaşmalarla çizilen sınırların ve sömürgeci idarelerin çok ötesinde, asırlardır ortak bir medeniyet havzasını paylaşan halkların birlikteliğini temsil eden coğrafyadır. Osmanlı’nın asırlarında imparatorluk tebaası olarak aynı hukuki, idari ve kültürel iklimi paylaşan toplumlar, bu bağlar koptuktan sonra dahi hafızalarındaki ortak kodları korumuşlardır. Bu sadece hafızalarda kalmamış aynı zamanda yeni devletlerin pek çok uygulamasında varlığını sürdürmüştür.

Dolayısıyla, bölgeyi Batı’nın kolonyal gözlüğüyle değil, yerel/bölgesel bir epistemolojiyle, yani içeriden bir bakışla yeniden ele almak bir lüks değil, akademik bir mecburiyettir.

Tematik ve Süreklilik Esaslı Bir Yaklaşım

Klasik tarih yazımının kronolojik ve olay odaklı dar kalıpları, modern Ortadoğu’nun karmaşık dönüşümlerini anlamakta yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle yeni dönem çalışmalar, imparatorluktan ulus-devlete geçişi bir kopuş olarak değil, bir dönüşüm ve süreklilik zinciri içinde inceleyen tematik bir tarzda ve bütüncül bir şekilde kurgulanmalıdır.

Bu bağlamda, inşa edilecek yeni bir tarih anlatısının omurgası aşağıdaki temel sütunlar üzerine oturtulması mümkündür

  • Ortak Hafıza ve Miras: Erken dönem Pax Ottomana uygulamaları ile son dönem Osmanlı reformlarının (Tanzimat, Meşrutiyet) coğrafyanın idari ve toplumsal dokusuna etkileri ile merkez-çevre ilişkilerinin çözülüş süreci.
  • Zihniyet ve Siyaset: Post-kolonyal anlatıların eleştirisi ve bölgenin kendi kavramsal araçlarıyla (Arap milliyetçiliği, İslamcılık, modernleşme dinamikleriyle) yeniden tahlil edilmesi.
  • Toplum, Kültür ve Ekonomi: Kahire’den Beyrut’a, Şam’dan Bağdat’a uzanan şehir kültürünün modernleşme süreçleri, kamusal alanın dönüşümü ve ekonomik bağımlılık ilişkileri.
  • Stratejik Gelecek Tasavvuru: Türkiye’nin bölgeyle olan medeniyet akrabalığını, insani diplomasi, kültürel entegrasyon ve ekonomik ortaklıklar ekseninde yeniden kurulan bağların zeminini besleyecek argümanların bağımsız ve nesnel bir dil ile anlatılması.

Yeni Bir Sorumluluk ve Akademik Seferberlik

Bu vizyoner dönüşüm, tarihçiler ile birlikte sosyologların, siyaset bilimcilerin, iktisatçıların ve uluslararası ilişkiler uzmanlarının bir araya geleceği interdisipliner bir akademik seferberliği gerektirmektedir. Üniversitelerimiz ve araştırma merkezlerimiz, Batı kürsülerinde üretilen hazır formülleri yinelemek yerine, bölgenin acılarını, sevinçlerini, krizlerini ve potansiyellerini kendi tarihi köklerimizle okuyan özgün eserler ortaya koymalıdır.

Nitekim son çeyrek asırda akademide başlayan yönelim bu potansiyele sahiptir. Elbette burada merkezi bir anlatıdan söz edilmemektedir. Her akademisyen veya akademik çevre dahası alanın ekolleri serazat yazımdan uzaklaşarak birbirlerini tamamlayan çalışmalar yapması önerilmektedir. Teessüfle müşahade edilmektedir ki sosyal bilimler disiplinlerinin konuşulduğu hatta başlıklarının Ortadoğu olduğu pek çok yerde hala ağırlıklı olarak kolonyal veya post kolonyal teoriler tartışılmaktadır. “Ortadoğu” başlığıyla toplanan akademisyenler bu kavramı üretenlerin diliyle konuşmayı sürdürmektedirler.

Bugün nereden bakılırsa bakılsın, Türkiye’nin Ortadoğu’daki varlığı ve rolü, emperyalist bir iddia değil, ortak coğrafyanın barış, istikrar ve adalet arayışına omuz verme sorumluluğudur.

Geçmişin mirasını bugünün gerçekliğiyle buluşturan, genel okuyucudan akademinin zirvesine kadar her kesime hitap eden yerli bir tarih inşa süreci sadece akademik bir eksikliği gidermekle kalmayacak, aynı zamanda bölgenin müstakbel barış mimarisinin de fikri temellerini atacaktır.