Günümüzde zaman zaman Doğu Kudüs’ün bazı mahallelerinde İsrail tarafından Filistinlilerin mülkleri tahliye ettirilmekte ve binaları yıkıma uğratılmaktadır. Bu fiili girişimler uluslararası insan hakları örgütleri ile birleşmiş milletler raporlarında geniş bir yer tutmaktadır. Ruhsatsız yapılaşma gerekçesiyle uygulanan cezai müeyyidelerin yanında yıkım masraflarından sakınmak amacıyla mülk sahiplerine dayatılan “öz yıkım” (self-demolition) uygulamaları ve Batı Şeria’da arazilerin “devlet Arazisi” (State Land) statüsüne geçirilerek kamulaştırılması, bölgedeki mülkiyet yapısının köklü bir biçimde değiştirilmeye devam edildiğini göstermektedir.

İsrail’in Filistinlileri kendi yurtlarında mülksüzleştirme çabasını, yalnızca dönemsel idari kararlar veya konjonktürel güvenlik politikaları çerçevesinde ele almak, yaşanan durumun tarihsel ve kurumsal derinliğini göz ardı etmek anlamına gelir. Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da gözlemlenen ihlaller, münferit idari tasarrufların ötesinde hukuki, finansal ve mekânsal enstrümanların eş zamanlı kullanıldığı sistemli bir mülksüzleştirme stratejisine işaret etmektedir. Bu stratejinin nihai amacı demografik yapıyı dönüştürmek, gayrimenkul stokunun mülkiyetini yeniden yapılandırmak ve toprağın hukuki statüsünü kalıcı olarak değiştirmektir. Söz konusu mülksüzleştirme mekanizmalarının kurumsal temelleri, metodolojik araçları ve hukuki kılıfları 1967 İşgali veya 1948 süreciyle sınırlı değildir. Bu yapının tarihsel laboratuvarı ve ilk uygulamaları, 19. yüzyılın ikinci yarısında kadar uzanmaktadır.

Mülk Ediniminde Hukuk Dışı Yöntemler

Günümüzde Şeyh Cerrah ve Silvan bölgelerinde yerleşimci dernek ve vakıfların, ABD veya kıyı ötesi (offshore) merkezli paravan fonlar aracılığıyla Filistinli ailelerin mülkiyet haklarına karşı hukuki davalar açması, mülkiyetin dolaylı yöntemlerle transfer edilmesi stratejisine dayanmaktadır.

1867 öncesinde Osmanlı mevzuatı, yabancı devlet tabiiyetindeki kişilerin doğrudan gayrimenkul tasarrufunda bulunmasını hukuken kabul etmemekteydi. Buna karşın söz konusu hukuki engel zaman zaman yabancılar tarafından metodolojik olarak aşılmıştır. İngiltere’nin Kudüs Konsolosu James Finn örneğinde olduğu üzere, mülk alımları konsolosun şahsı adına değil, Osmanlı vatandaşı olan konsolosluk çalışanları veya yereldeki başka kişiler adına gerçekleştirilmiştir. Yabancı sermaye ve konsolosluk çevreleri, Osmanlı tebaası üzerinden, resmi mevzuatın etrafından dolaşarak kayda değer bir gayrimenkul varlığı üzerinde tasarruf sahibi olmuştur.

Günümüzdeki paravan şirket tescilleri ve uluslararası fon aktarımları vasıtasıyla yürütülen gayrimenkul toplama faaliyetleri, 1850’li yıllarda temelleri atılan bu “dolaylı tescil ve hukuki uyarlama” modelinin modern finansal enstrümanlarla sürdürülen biçimidir.

19. yüzyıl Kudüs’ünde mülkiyet el değiştirmelerinde hukuki dolaylamaların yanı sıra, finansal baskı ve sermaye araçlarının kullanımı da belirleyici bir rol oynamıştır. Günümüz işgal bürokrasisinin imar izni süreçlerini zorlaştırarak yerel halkı ruhsatsız yapılaşmaya sevk etmesi ve ardından uyguladığı ağır idari cezalar, tarihsel borçlandırma mekanizmalarıyla paralellik göstermektedir.

Bu dönemde Avrupalı devletler ile Rusya’nın desteğiyle bölgeye aktarılan kurumsal sermaye, kentin iktisadi dengelerini bozma temayülü göstermişti. Rum Patrikhanesi ve muhtelif cemaat fonları, borç yükü altındaki yerel mülk sahiplerinin borçlarını tasfiye etme karşılığında gayrimenkulleri ipotek altına alma stratejisini benimsemiştir. Ödeme güçlüğü yaşayan yerli ahaliye ait arazilerin bir kısmı zamanla bu kurumsal yapıların mülkiyetine geçmiştir. 1850 yılında Kudüs’te görev yapmakta olan İngiltere Konsolosu James Finn, Ortodoks Rum cemaati mensuplarının Rusya’dan aldığı maddi desteklerle şehrin etrafında pek çok araziyi ele geçirdiklerini belirtmişti. Şehirde Rum cemaati ile rekabet halinde olan Latinler ise Fransa’dan elde ettikleri destekle arazi teminine çalışmaktaydı. Her iki tarafın da ortak özelliği, arazi elde etme amacıyla köylerde mülk sahibi olanların tespit edilip borçlarını ödemek, ziraat için kredi sağlamak ve diğer ihtiyaçlarını gidermekti. Bu yardımların koşulu ise arazilerin satılacağı zaman kendilerinin öncelikli alıcılar olarak kabul edilmesiydi. Osmanlı yerel yönetimi ile bürokrasisi, İngiliz konsolosu Finn’in bahsettiği bu durumdan haberdardı ve aldığı önemlerle şehirdeki mülkiyet yapısını korumaya dönük adımlar attı.

Sonraki dönemde, Siyonist hareketin mali organı işlevini gören Anglo-Palestine Company (Anglo-Palestine Bankası) gibi finansal kuruluşlar, arsa alımlarını kredilendirerek emlak spekülasyonunu doğrudan yönlendirmiştir. 1850-1880 yılları arasında Kudüs’ün bazı mahallelerinde gayrimenkul fiyatlarının %600 ile %800 oranında artış kaydetmesi, toprağın yüksek sermayeli kurumsal odaklarda toplanması riskine zemin hazırlamıştır. Günümüzde Filistinli mülk sahiplerinin yüksek mahkeme masrafları ve idari yaptırımlarla ekonomik bir çembere alınması, 19. yüzyıldaki finansal mülksüzleştirme mimarisinin bir uzantısıdır.

Arazi Statülerinin Araçsallaştırılması

İsrail idaresinin Batı Şeria’da uyguladığı mülkiyet transferi politikalarının meşruiyet iddialarından biri, Osmanlı ve İngiliz Mandası döneminden devralınan toprak hukuku mevzuatının kullanıldığıdır. Filistinlilerin geleneksel olarak tasarruf ettiği otlatma ve tarım arazilerinin “devlet arazisi” ilan edilerek kamulaştırılmasının, 19. yüzyılda hazırlanan Arazi Kanunnamesine uygun olduğu ileri sürülmektedir. Osmanlı mevzuatındaki mîrî arazi kategorisi doğrudan devlet arazisi şeklinde yorumlanarak hem Manda döneminde ve hem de İsrail idaresi altında suiistimal edilmiştir.

Osmanlı merkezi yönetimi, bilhassa Kudüs mutasarrıflığı vasıtasıyla mîrî ve vakıf arazilerin yabancıların tasarrufuna geçmesini engellemek amacıyla idari tedbirler geliştirmişti. Ancak yabancı konsoloslukların diplomatik baskıları, tapu tescil süreçlerindeki bürokratik açıklar ve yerel idaredeki usulsüzlükler neticesinde, önemli miktarda mülkiyet birimi yabancıların eline geçebilmişti.

Statüsü değiştirilerek özel mülk haline getirilen alanlar, mîrî arazilere göre nispeten daha kolay bir şekilde yabancı sermaye gruplarına devredilebilir bir nitelik kazanmaktaydı. Bu sebeple şehrin etrafındaki mîrî arazilerin özel mülkiyet şeklinde kaydının engellenmesine çalışıldı. Kitleler halinde Yahudi göçü olgusunun ortaya çıkmasıyla birlikte ise doğrudan Yahudilerin mülk edinmesine yasak getirilerek mülkiyetin el değiştirmesi önemli oranda engellenmiş oldu.

Sonuç olarak Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da gözlemlenen mülk tahliyeleri, idari yıkımlar ve hukuki düzenlemeler konjonktürel güvenlik kaygıları veya münferit mülkiyet ihtilafları çerçevesinde açıklanamaz. Karşımızda, 1850’li yıllarda Kudüs’ün uluslararası sermaye ve nüfuz alanlarına açılmasıyla başlayan ve 170 yıllık bir kurumsal hafızaya dayanan sistemli bir mülkiyet dönüşüm stratejisi yer almaktadır.

19. yüzyılda konsolosluk aracıları üzerinden yürütülen tescil usulsüzlükleri, günümüzde uluslararası paravan şirketler vasıtasıyla icra edilmektedir. Dönemin borçlandırma ve ipotek mekanizmaları, bugün fahiş imar cezaları ve hukuki masraflarla varlığını sürdürmektedir. Netice itibarıyla, Kudüs coğrafyasındaki tarihsel ve mevcut çatışma hattı, yalnızca askerî yahut siyasi bir mücadele alanı değil esasen tapu rejimi, finansal araçlar, imar mevzuatı ve bürokratik mekanizmalar üzerinden yürütülen kurumsal bir mülkiyet mücadelesidir. Günümüzdeki yıkım ve tahliye pratiklerinin doğru analizi, 19. yüzyılda temelleri atılan bu kurumsal ve hukuki mimarinin tarihsel süreklilik dâhilinde incelenmesini zorunlu kılmaktadır.