Bir ideolojinin kendisini tanımlamak için durmadan başkalarına yönelmesi, doğrusu, üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir. Hele bu tanımlama başkalarının toprağını, hafızasını ve nihayet varlığını hedef alıyorsa, burada yalnızca siyasal bir tahakkümden değil, bir kimlik çıkmazından da söz etmek gerekir. Filistin’de Siyonist devlet anlayışının dışlayıcı uygulamalarını düşündüğümde aklıma yıllar önce okuduğum bir roman geliyor: Patrick Süskind’in Koku’su (Patrick Süskind, Koku, Almancadan çeviren Tevfik Turan, İstanbul: Can Yayınları, 2003). Romanın kahramanı Jean-Baptiste Grenouille, olağanüstü bir koku alma yeteneğine sahiptir. İnsanların, sokakların, eşyaların en silik kokularını dahi ayırt eder; fakat kendisine ait bir kokusu yoktur. Başkalarını bu kadar iyi tanıyan birinin kendisini koklayamaması, romanın en sarsıcı tarafıdır.
Kendi Kokusunu Arayan Adam
Grenouille, bu eksikliği giderebilmek için genç kadınları öldürür, onların kokularını toplar ve kendisine bir koku, daha doğrusu başkalarının gözünde bir varlık edinmeye çalışır. Elde ettiği parfüm insanların duygularını değiştirir; fakat onun kendi kokusuzluğunu gidermez. İnsanın başkasından çaldığıyla kendisini tamamlayamayacağını anlatan bundan daha çarpıcı bir hikâye bulmak güç. Şüphesiz bir roman kahramanının cinayetleriyle tarihsel bir ideolojiyi bire bir eşitlemek niyetinde değilim. Yine de Grenouille’in kendi kokusunu başkalarının bedenlerinde aramasıyla Filistinlinin toprağına, evine, hatırasına el koyarak kendisine tartışmasız bir aidiyet sağlanabileceğini düşünen siyasal anlayış arasında ürpertici bir benzerlik var. Başkasının yokluğu, insanın kendi varlığına cevap olmuyor.
Burada Yahudiliği, Yahudi tarihini yahut İsrail’de yaşayan insanların tamamını kastetmediğimi özellikle belirtmek isterim. Eleştirdiğim şey, Filistinlilerin haklarını ve tarihsel mevcudiyetini kendi varlığına engel sayan Siyonist siyasetin tahakkümcü yorumudur. Gazze’de yaşanan yıkımın, yerinden edilmelerin ve Batı Şeria’daki yerleşim politikalarının ardından İsrail devletinin gücüyle meşruiyetini birbirine karıştırmamak gerekiyor. Askerî güç bir yere hükmetmeyi sağlayabilir; o yerde yaşayanların hafızasını ve haklarını ortadan kaldıramaz. Nitekim Grenouille de kokuları biriktirdikçe daha güçlü görünür, ama kendisine ait olanı bir türlü bulamaz.
Seçim Sandığından Yükselen Ses
27 Ekim 2026’da yapılan İsrail seçimlerinin ortaya çıkardığı tabloyu bu bakımdan hayli anlamlı buluyorum. 120 sandalyeli Knesset’te Netanyahu yanlısı partiler 53, karşısındaki Yahudi muhalefet partileri 48 sandalye kazandı. Hükümet için gereken 61 sayısına hiçbir blok ulaşamadı. Fakat benim dikkatimi asıl çeken, Arap partilerinin kazandığı 19 sandalye oldu: Ortak Liste 11, Ra’am sekiz milletvekili çıkardı. 2022’de toplam 10 sandalyeyle temsil edilen bu partilerin şimdi ulaştıkları sayı, üzerinde durulması gereken bir değişime işaret ediyor. Üstelik yüzde 77,9 gibi yüksek bir katılımın gerçekleştiği bir seçimde. Elbette Netanyahu’ya oy vermeyen her Yahudi seçmenin Siyonizmden uzaklaştığı söylenemez. Fakat Arap temsilinin hükümet hesaplarında göz ardı edilemeyecek bir ağırlığa ulaşması, mevcut düzenin çelişkisini ortaya koyuyor: Oylarına ihtiyaç duyulan Filistinli Arap vatandaşlarla eşit siyasal ortaklık kurmaya hâlâ mesafeli duran bir siyaset.
Dikenlerin Arasından Kızılgerdanın Şarkısı
İşte burada, sabahın ilk ışıklarıyla dikenlerin ve çalılıkların arasından duyulan kızılgerdanın şarkısı geliyor kulağıma. Küçük, gösterişsiz bir kuştur kızılgerdan. Şarkısı, etrafındaki bütün gürültüyü susturduğu için değil, o gürültünün arasında kendine mahsus bir tını taşıdığı için fark edilir. Knesset’teki Arap partilerinin sesini de biraz böyle duyuyorum. Birbirinden farklı siyasal eğilimleri ve öncelikleri olan bu partileri tek bir irade gibi göstermek doğru olmaz. Ancak onların parlamentodaki artan varlığı, Filistinli Arap vatandaşların başkaları tarafından tarif edilen bir topluluk olmaktan ibaret olmadığını hatırlatıyor. Kendi sözleri, talepleri ve siyasi tercihleri var. Şarkıyı kıymetli kılan da bu.
Yine de sandıktan çıkan 19 sandalye, ne Filistin meselesinin çözüldüğünü ne de İsrail siyasetinin eşit vatandaşlık fikrine kavuştuğunu gösteriyor. Arap partilerinin desteği, Netanyahu karşıtı bloğa kâğıt üzerinde çoğunluk sağlayabilse de bazı muhalefet partilerinin bu ortaklığa kapıyı kapatması, meselenin yalnızca sayı hesabından ibaret olmadığını anlatıyor. Soru şu: Bir devlet, kendi vatandaşlarının bir bölümünü siyasi ortak olarak görmekten kaçınırken kendisini nasıl herkesin devleti olarak sunabilir? Seçimin görünür kıldığı asıl gerilim, bana kalırsa burada.
Grenouille’in hikâyesinde insanı rahatsız eden, işlediği cinayetler kadar bütün bunların sonunda hâlâ kendi kokusuna kavuşamamasıdır. Filistinlinin yerini, sesini ve hatırasını silerek kendisine kalıcı bir kimlik arayan siyaset için de benzer bir açmazdan söz edilebilir. Buna karşılık kızılgerdanın başkasından alacağı bir sese ihtiyacı yoktur. Dikenlerin arasında, olduğu yerden şarkısını söyler. İsrail parlamentosundan yükselen Arap sesinin yarın neyi değiştireceğini şimdiden bilemeyiz. Ama şu kadarı açık: Bunca gürültü arasında, yıllarca susturulabileceği sanılan bir ses artık daha kuvvetli duyuluyor. Belki de bugün üzerinde düşünmemiz gereken, kimin daha yüksek sesle konuştuğu değil, kimin kendi sesiyle konuşabildiğidir.
