Türkiye son dönemde dış politika sahnesinde, geleneksel reflekslerini aşan, riski yüksek ve çok katmanlı hamleler gerçekleştiriyor. Ankara bir yandan Basra Körfezi’nin güvenlik mimarisine doğrudan dahil olurken, diğer yandan Doğu Akdeniz’deki enerji ve paylaşım denklemini yeniden şekillendiriyor. Ancak bu jeopolitik yükseliş, Türk dış politikasının en hassas dengelerini de aynı anda test eden karmaşık bir girdap oluşyuruyor. Körfez’deki tarihi kazanımlar ile Doğu Akdeniz’deki yeni gerilim hatları ve Türk Dünyası içindeki kırılganlıklar, Ankara’nın önünde hem büyük bir fırsat penceresi hem de çok boyutlu bir kriz yönetimi zorunluluğu getiriyor.

Körfez’de Güvenlik Mimarlığı: “Mekke-Bedir” Eksenli Yeni Strateji

Türkiye’nin Körfez bölgesindeki varlığı artık sadece ticari veya diplomatik ilişkilerle sınırlı kalmayıp kurumsal bir güvenlik ortaklığı evresine girdi. Bölgesel istikrarsızlıkların en aza indirilmesine ve olası krizlerin ertelenmesine katkı veren bu süreç, Mekke Sözleşmesi (Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan) ile resmen yeni bir güvenlik şemsiyesinin kurucu ortağı statüsünü kazandı. Sabırla atılan bu adımların, Türkiye’yi Körfez’in istikrarında dışarıdan bakan bir aktör olmaktan çıkarıp, karar alıcı ve mimar konumuna taşıdı. Bu sürecin dış etkenlerden korunarak ısrarla takip edilmesi bölgenin geleceği için büyük zaruret arz etmektedir. Zira bölgenin istikrarını hedefleyen eşitlikçi başka bir ittifak bulunmamaktadır.

Mekke Sözleşmesi ardından gelen Bedir Mutabakatı (Türkiye- Katar- Pakistan- Endonezya) bu yapıyı bir basamak daha ileriye taşıyarak askeri, istihbarî ve stratejik entegrasyonu derinleştirmiştir. Türkiye’nin her iki girişimdeki varlığı, bölgedeki güç boşluğunu doldururken, Körfez monarşileriyle uzun vadeli yeni bir kader birliğinin de temellerini atacak potansiyele sahiptir. Nitekim Körfez’deki diyalog iklimi, bölgesel savaş ihtimallerini -şimdilik- ötelemekle kalmadı; aynı zamanda Ankara’ya Akdeniz ve Avrasya politikalarında elini güçlendirecek stratejik bir nefes borusu sağladığını söylemek mümkündür.

Doğu Akdeniz’deki Paylaşım Problemleri

Unutulmamalıdır ki; uluslararası ilişkilerde hiçbir hamle boşlukta kalmıyor. Türkiye’nin Körfez eksenli bu derinleşmesi ve bölgede üstlendiği yapıcı roller, Doğu Akdeniz’deki dengeleri doğrudan etkilediği müşahede edilmektedir. Körfez hattındaki bu kazanımlar, Doğu Akdeniz’deki paylaşım problemlerinin ve enerji havzası çekişmelerinin daha gür bir şekilde öne çıkarılmasına sebep olmuştur. Atina, Kahire ve Batılı başkentler, Türkiye’nin Körfez’deki jeopolitik ağırlığını artırmasını kendi çıkarlarına bir meydan okuma olarak okumaya meyilli görünüyorlar. Bu durum, Doğu Akdeniz’de uzun süredir donuklaşan ya da kontrol altına alınan ihtilafların yeniden alevlenmesini tetiklediği anlaşılmaktadır. Türkiye’nin iki cephede birden –hem Körfez hem Akdeniz– aynı anda varlık gösterme mecburiyeti, kaynakların ve diplomatik enerjinin rasyonel bir şekilde paylaştırılmasını hayati kılmaktadır. Akdeniz’deki haklı arayışların, Körfez hamlelerinin yarattığı jeopolitik kıskançlıklarla gölgelenmemesi için Ankara’nın çok yönlü ve esnek bir diplomatik dil kurması gerekmektedir.

Türk Dünyası’nda Dönem Başkanlığı: Azerbaycan ile Yaşanan Sınamalar

Dış politikadaki bu yoğun trafik sürerken, Türkiye’nin en çok önem atfettiği, stratejik vizyonunun omurgasını oluşturan Türk Dünyası Devletler Topluluğu dönem başkanlığını devralması, tarihi bir sorumluluk olarak öne çıkıyor. Ancak ironik bir şekilde, tam da bu dönüm noktasında en yakın müttefiklerden biri olan Azerbaycan ile yaşanan kriz ve soğukluk sinyalleri, Ankara’nın Türk Devletleriyle entegrasyoncu vizyonunu sekteye uğratabilecek bir risk barındırıyor.

Türk Dünyası içinde birliğin ve ortak hareket kabiliyetinin en üst düzeye çıkarılması gereken bir dönemde, Bakü ile yaşanan bu pürüzler, dışarıdan Türkiye’nin etki alanındaki “koordinasyon zafiyeti” olarak okunmaya açık hale geliyor. Ankara, Körfez’deki başarılarını ve Akdeniz’deki direncini taçlandırmak için öncelikle Türk Dünyasındaki bu iç dinamikleri onarmak zorundadır. Zira Türk Dünyası, Türkiye’nin küresel ölçekte “oyun kurucu” bir merkez üs olmasının en temel dayanağıdır. Tarafların iç meseleleri birbiriyle olan ilişkilerine zarar vermemelidir. Elbette entegrasyon aynı zamanda sistemler arasında da bir uyumu gerektirecektir. Ancak bunu zamana bırakmak ve özellikle ikili veya çok taraflı ilişkileri zedelemeyi hedefleyen anlatılara kulak tıkamak gerekmektedir. Bu açıdan Türkiye’nin Tük Devletler Topluluğunun dönem başkanlığı bir fırsat olarak kullanılmalıdır.

***

Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin muhtemel pozisyonu, “çok merkezli denge diplomasisi” üzerine kurulu olmak zorundadır. Ankara, Körfez’de elde ettiği güvenlik ortaklığı kazanımlarını (Mekke ve Bedir Mutabakatlarını) jeopolitik bir siper olarak kullanırken, Doğu Akdeniz’deki haklarını korumak adına rasyonel ve yapıcı bir diyalog zeminini elden bırakmamalıdır. Aynı zamanda, dış politikanın özünü oluşturan Türk Dünyası ile ilişkilerde yaşanan krizler giderilirken; Azerbaycan ile olan bağlar stratejik akılla onarılmalıdır.

Türkiye’nin tarihi tecrübe ve hafızası Körfez’in sükûnetini, Akdeniz’in adaletini ve Türk Dünyasının birliğini aynı potada eritebilecek stratejik bir akla sahiptir. Başarı, bu üç cepheyi birbiriyle çelişen değil, birbirini besleyen halkalar haline getirmekten ve çok boyutlu denge arayışından geçmektedir.