Lübnan’ın bağımsızlığını kazandığı 1943’ten beri yaşadığı tecrübeler, çok mezhepli toplumlarda ortak değerler üzerine güçlü ve etkili kurumsal yapıların oluşturulmasının hiç de kolay olmadığını gösterir. Lübnan’da devlet ve onu temsil eden kurumlar, farklı dini toplulukların kendilerine ayrılan kotalarla idareye katıldıkları mezhepçi sistem üzerine inşa edilmiştir. Cumhurbaşkanlığı, başbakanlık gibi üst düzey makamlardan parlamentodaki koltuklara ve alt düzey memurluklara kadar tüm görevlerin kotalarla paylaşılmasının mezhepsel dengelere dayalı bir düzen ve istikrar getireceği varsayılmıştı. Oysaki güç paylaşımı sistemi, devlet kurumlarını mezhepsel aidiyetlere sahip partilerin, ailelerin ve liderlerin tahakkümü altına soktu, adeta onların çıkarları bağlamında kullandıkları bir araca dönüştürdü. Bu aktörlerin Lübnan’daki nüfuzlarını korumak için yabancı devletlerin desteğine duyduğu ihtiyaç ise devleti yapısal olarak daha da zayıflattı. İç mücadeleler ve dış müdahalelerin yarattığı kısır döngü, yıllar boyunca ülkedeki siyasi sistemin sürekli olarak tıkanmasına ve devlet kurumlarının işlemez hale gelmesine yol açtı.
Lübnan’da sadece siyasi kurumlar değil, ülkeyi koruma sorumluluğunu üstlenen güvenlik kurumları da mezhepsel aidiyetler üzerine inşa edilmiştir. Bunların başında bağımsızlığın ilk yıllarında kurulan ve örgütlenen Lübnan ordusu gelmektedir. Lübnan ordusu, mezhepsel kotalara göre yapılandırılmakla birlikte zaman içinde kendine siyaset üstü tarafsız bir pozisyon belirleyerek ulusal bir kimlik kazanmaya çalıştı. Bu durum, bağımsızlığı ve egemenliği koruma misyonundan dolayı orduya özel bir önem atfedilmesine ve ülkenin bütünlüğünün garantörü olarak görülmesine yol açtı. Ordunun tarafsız tutumu hem mezhepsel yapısından kaynaklanan zafiyetlerin üstünü örtüyor hem de kendi varlığını devam ettirmesini sağlıyordu. Lübnan İç Savaşı gibi acı tecrübeler, ordunun çatışmalara taraf olarak katıldığında ne kadar zayıf ve dağılmaya meyilli olduğunu göstermişti.
Lübnan ordusu, ulusal nitelik atfedilen bir kurum olarak görülmesini ve kendi varlığını sürdürmesini büyük ölçüde tarafsız tutumuna borçludur. Fakat tüm bunlar ordunun Lübnan’ın bağımsızlığını ve egemenliğini koruma misyonunu çoğu zaman yerine getiremediği gerçeğini değiştirmemektedir. Ordu, ülke içinde farklı silahlı örgütlerin faaliyet göstermesini engelleyememekte ve bu örgütlerin karıştığı iç çatışmaları uzaktan tarafsız bir gözlemci gibi izlemekle yetinmektedir. Lübnan’a yönelik dış tehditlere karşı da benzer bir tutum takınması, ordunun ülkeyi savunma misyonunu da yerine getiremediğini açıkça gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda Lübnan ordusunun yıllarca mezhepsel dengeleri ve kendi bütünlüğünü koruma adına, çatışmalara müdahil olma ile tarafsızlığını sürdürme ikilemi içinde sıkışıp kaldığını, iç ve dış tehditlere karşı güvenliği sağlama konusundaki beklentileri karşılayamadığını söylemek mümkündür.
2023’te Hizbullah ile İsrail arasında başlayan ve günümüze kadar kesintili de olsa devam eden çatışmalar, Lübnan’da büyük bir insani trajediye ve maddi yıkıma yol açarken ordunun misyonunun ve kabiliyetlerinin de yeniden sorgulanmasına giden yolu açtı. Lübnanlıların bir kısmı ordunun ülkeyi içine düştüğü bu felaketten çıkarabilecek bir “kurtarıcı” olabileceğini, diğer bir kısmıysa tarafsız tutumunu terk ettiği takdirde dağılıp yeni bir iç savaşın kapısını aralayabileceğini iddia etmektedir. Tabii bu tartışmaları, Lübnan ordusunun kuruluşundan günümüze mezhepçi yapılanması, askeri kapasitesi, dış yardımlara bağımlılığı, iç çatışmalara karşı geliştirdiği tarafsız tutum ve bu tarafsız tutumu genellikle dış tehditlere karşı da sürdürmesi gibi faktörleri dikkate almadan analiz etmek mümkün değildir. Çalışmamızda, Lübnan ordusunun ülkedeki mezhepçi sistemin gölgesinde varlığını nasıl sürdürebildiği tarihsel bir bakış açısıyla ele alınmakta ve son Hizbullah-İsrail çatışması bağlamında ordunun geleceğine yönelik beklentiler ve öngörüler ortaya konulmaya çalışılmaktadır.
Bağımsızlıktan İç Savaşa: Ordu, Mezhepçilik ve Tarafsızlık
Lübnan ordusu, Fransız Mandası döneminde Suriye’de oluşturulan “Levant Özel Birlikleri” adlı askeri güçte görev yapan Lübnanlı subay ve askerlerin katılmasıyla ilk kez 1945 Ağustos’unda kurumsal bir yapı olarak ortaya çıktı. Ardından, yeni kurulan Lübnan Savunma Bakanlığı’nın üst düzey subaylar ataması ve ordu karargâhı oluşturmasıyla yapılanma dönemi başladı. Lübnan ordusunun ilk komutanı olan Albay Fuad Şihab, Fransızların Şam’da açtığı Askeri Akademi’den 1923’te teğmen rütbesiyle mezun olmuş, Levant Özel Birlikleri içinde ilk askeri tecrübesini kazanmış ve 1930’larda kurmaylık eğitimi için Fransa’da bulunmuş Maruni bir subaydı. Şihab, yeni görevinin ilk yıllarında iyi eğitimli profesyonel bir ordu kurmak için büyük çaba harcadı. 1946’da Baabda’daki Şükrü Ganem Kışlası’nda orduya subay yetiştirecek bir askeri akademi açıldı. Lübnan ordusu, sonraki iki yılda yeni birliklerin teşkil edilmesiyle 4 piyade taburundan oluşan 3.500 kişilik bir kara gücüne dönüştü. Hava kuvvetlerinin 1949’da, deniz kuvvetlerinin de 1950’de teşkil edilmesinden sonra ordunun kuruluşu tamamlandı.
Kuşkusuz siyasi sistemin mezhepsel aidiyetler üzerinden inşa edildiği bir ülkede, ordunun farklı bir şekilde yapılanması beklenemezdi. Lübnan ordusu kurulurken orduya alımlar ve terfiler, mezhepsel kotalara dayalı olarak belirlenmişti. Fakat ilk yıllarda Sünnilerin orduya katılma konusundaki isteksizliği ve Şiilerin eğitim açısından yetersizliği, bu kotaların anlamsız hale gelmesine, bilhassa subay kademesinde Marunilerin çoğunluğu oluşturmasına neden oldu. Daha da ötesi, mezhepsel paylaşıma göre ordu komutanının her zaman Maruni olması gerekiyordu. Kurmay başkanlığı pozisyonuna bir Dürzi subayın getirilmesi bile ordunun halk nezdinde bir “Maruni kurumu” olarak görülmesini engelleyemeyecek ve ulusal niteliğini daha başlangıçta ciddi bir biçimde zedeleyecekti.
Lübnan ordusu, askeri gücünü ilk kez 1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında güney sınırında İsrail’e karşı test etti. Maruni toplumunun İsrail’le bir çatışmaya girmek istememesi, bu savaşın seyrini doğrudan etkiledi. Lübnan ordusu, Malikiye köyü üzerine göstermelik bir askeri taarruza giriştikten sonra geri çekildi ve Şihab’ın emriyle yeni bir çatışmaya girişmedi. İsrail kuvvetleri, daha sonra sınırı geçip Lübnan topraklarına girdiğinde ise ordu geri çekilerek savaşmaktan kaçındı ve 20 Lübnan köyünün işgal edilmesini izlemekle yetindi. Lübnan hükümeti, askeri başarısızlığa rağmen 1949’da yapılan ateşkes sayesinde işgal edilen köyleri kurtardı; Lübnan ordusu da bundan sonra İsrail’le yeni bir sınır çatışmasını engellemek için aktif bir rol üstlendi.
Lübnan’da 1952’de yaşanan siyasi kriz ve 1958’de patlak veren iç savaş, ordunun ülke içindeki çatışmalar karşısında da nasıl bir tutum takındığını açıkça gösterecekti. Fuad Şihab, her iki çatışmada da orduyu harekete geçirmedi ve olanları tarafsız bir gözlemci gibi uzaktan izledi. Bu tarafsız tutum, genellikle ordunun cumhurbaşkanı veya hükümetin siyasi hırslarına kurban edilmemesi ve devletin korucusu olarak siyaset üstü bir rol üstlenmesi olarak yorumlanmaktadır. Tabii ideolojik ve mezhepsel boyutları olan iç çatışmalara müdahil olmak, Maruni ağırlıklı bir kurum olarak görülen ordunun varlığına ve bütünlüğüne ciddi zararlar verebilirdi. Bu bağlamda Şihab’ın iç çatışmalarda tarafsız kalma kararının, uzun vadede Lübnan ordusunun varlığını sürdürmek için uyguladığı temel stratejilerden biri haline gelmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Şihab, aynı zamanda 1958’deki ABD askeri müdahalesi sonrasında cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturarak, ülkedeki siyasi kriz dönemlerinde Maruni ordu komutanlarının cumhurbaşkanı seçilmesi geleneğini de başlattı.
Fuad Şihab’ın 1958-1964 yılları arasındaki cumhurbaşkanlığı dönemi, Lübnan’da devleti güçlendirmeyi, devlet kurumlarını işler hale getirmeyi ve mezhepçi liderlerin gücünü sınırlandırmayı amaçlayan bir reform sürecidir. Bu reformlar, cumhurbaşkanının kontrolündeki sivil bürokrasi, ordu ve istihbarat yoluyla hayata geçirildi. Şihab, sivil bürokrasiyi devlet kurumlarının yeniden yapılandırılmasında, ordunun istihbarat birimi olan Deuxieme Bureau’yu da ülke güvenliğinin sağlanmasında etkili bir biçimde kullandı. Maruni Albay Antoine Saad’ın başkanlığındaki Deuxieme Bureau, siyasi faaliyetleri denetleyerek ve mezhepçi liderler üzerinde devlet baskısı oluşturarak Şihab rejiminin en önemli kurumu haline geldi. Lübnan’ın iç ve dış çatışmaların uzağında kaldığı bu yıllar, ordunun kurumsal olarak güçlenmesi ve operasyonel kapasitesini geliştirmesi açısından da iyi bir fırsat oldu. Şihab, 1961’de bir askeri darbe girişimini bastırdıktan sonra yaptığı atamalarla ordunun emir-komuta yapısını sağlamlaştırdı. 1958’den beri ABD, İngiltere gibi dış tedarikçilerden daha çok hibe yoluyla sağlanan yeni silahlar ise ordunun modernizasyonu açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Amerikan M-41 tankları, envanterde bulunan İngiliz Charioteer ve Fransız AMX-13 tanklarının yanına eklendi. İngiliz Hawker Hunter savaş uçakları da Lübnan Hava Kuvvetleri’nin bölgesel düzeydeki itibarını yükseltti. Lübnan ordusunun askeri personel sayısının 1960’larda, 10.000-15.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir.
Lübnan tarihine “Şihabizm Dönemi” olarak geçen bu yıllar, bazıları tarafından bir askeri otoriterlik rejimi olarak tanımlansa da genellikle devletin ilk kez kendi otoritesini güçlü bir biçimde hissettirdiği bir idare tarzı olarak görülür. 1964’te cumhurbaşkanı seçilen halefi Charles Helu, Şihab’ın devleti ve orduyu güçlendirme siyasetini devam ettirmeye çalışacak, fakat 1967 Arap-İsrail Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni bölgesel ve ülkesel koşulların kurbanı olacaktı. Helu’nun cumhurbaşkanlığı altında ön plana çıkan askeri figür ise 1965’te ordu komutanı olarak atanan Maruni General Emile Bustani’dir. Lübnan Hava Kuvvetleri’nin kuruluşunda önemli bir rol oynayan Bustani, ordunun durumunu ve ülke siyasetini iyi bilen tecrübeli bir subaydı. Helu ve Bustani, 1967 Savaşı başladığında Lübnan’ı savaşın dışında tutmayı başardı. Hatta savaşın ilk gününde Lübnan Hava Kuvvetleri ile İsrail Hava Kuvvetleri arasında bir çatışma yaşansa de olayın üstü örtüldü ve uzun süre bu olaydan kimsenin haberi olmadı. Çatışma sırasında, İsrail bir Mystere-4 savaş uçağını, Lübnan da bir Hawker Hunter savaş uçağını kaybetmişti. Esir düşen İsrailli pilot ise yapılan gizlilik anlaşması gereği İsrail’e iade edilmişti.
1967’deki hava çatışması, Fuad Şihab’ın modernleştirip güçlendirdiği Lübnan ordusunun hâlâ bölgesel tehditlere karşı caydırıcı olabildiğini gösteriyordu. Bununla birlikte 1967 Savaşı sonrasında Şihabizm’e karşı yükselen iç muhalefet ve Lübnan’a yerleşen Filistinli örgütler, orduyu yeni tehditlerle yüzleşmek zorunda bırakacaktı. Filistinli örgütlerin silahlı varlığı, Lübnanlı Müslümanlar tarafından İsrail’e karşı direnişin bir parçası olarak görülürken Maruniler başta olmak üzere Lübnanlı Hıristiyanların çoğunluğu tarafından da kendi varlıklarına yönelik bir tehdit olarak algılanıyordu. İsrail, 1968 yılı sonunda Beyrut Havaalanı’ndaki Lübnan uçaklarını havaya uçurarak hem 1949’dan beri süren ateşkesi sona erdirdi hem de Lübnan siyasetindeki gerilimleri zirve noktasına taşıdı. Lübnan ordusu, 1969 yılının ilk yarısında düzeni sağlamak için Filistinli örgütlerle açıkça çatışmaya girdi. Ordunun tarafsız tutumundan vazgeçmesi, ülkedeki mezhepçi gerilimleri daha da büyütebilirdi. Nitekim durumun vahametini anlayan General Bustani, Kahire’ye kadar gidip Lübnan hükümeti ile Filistinli örgütler arasında bir anlaşma yapılmasına öncülük etti.
1969’da imzalanan Kahire Anlaşması, Filistinli örgütlerin Lübnan içindeki silahlı varlığını meşrulaştırarak ordunun otoritesine vurulan ağır bir darbe olacaktı. Şihabizm karşıtı Maruni siyasetçi Süleyman Faranciyye de 1970’te devlet başkanı seçildikten sonra geniş çaplı bir temizlik operasyonuna girişerek orduya ikinci darbeyi vurdu. Şihabist subaylar farklı nedenlerle ordudan tasfiye edildi ve Maruni General Antonie Nujaym ordu komutanlığına atandı. Nujaym 1971’de bir helikopter kazasında hayatını kaybedince, onun yerine cumhurbaşkanının yakın dostu olan Maruni General İskender Ganem getirildi. 1970-1971’de Ürdün’de yaşanan Kara Eylül olayları hem Filistinli örgütlerin İsrail’e karşı farklı saldırılar düzenlemesine hem de Lübnan’daki askeri varlıklarını arttırmalarına yol açmıştı. İsrail’in 1973’te Beyrut’ta üç Filistinli lideri öldürmesinin ardından Lübnan ordusu ile Filistinli örgütler arasındaki çatışmalar yeniden başladı. Lübnan Hava Kuvvetleri, General Ganem’in emriyle Beyrut’taki iki Filistin kampını bombaladı. Bu çatışmalar, Arap devletlerinin araya girmesiyle imzalanan yeni bir anlaşmayla sona erdirildi. Fakat Kahire Anlaşması’na bazı hükümler eklenerek yapılan Melkart Anlaşması, Lübnan’daki gerilimlerin bir iç savaşa dönüşmesini engelleyemeyecekti.
1975-1990 İç Savaş: Ordunun Dağılması, Milis Güçleri ve Dış Müdahaleler
1970-1975 yılları arasında devletin ve ordunun gösterdiği zafiyetler, Lübnan’da farklı milis gruplarının ortaya çıkması ve silahlanması için uygun koşulları hazırlamıştı. Filistinli örgütler, 10.000’den fazla savaşçısı ve ağır silahlarıyla ülkedeki en büyük milis grubuydu. Sünni, Şii, Dürzi, Arap milliyetçisi ve komünist milisler, Dürzi lider Kemal Canbolat’ın başında olduğu Ulusal Hareket’in çatısı altında toplanmıştı. Marunilerin çoğunluğu oluşturduğu Hıristiyanlar da kendi silahlı örgütlerini kurmuştu. En büyük Maruni milis grubu, Pierre Cemayel’in Ketaib Partisi bünyesinde bulunuyordu. Ketaib’in 7.000 civarında silahlı adamı vardı. Lübnan’daki milis grupları, dünyanın farklı yerlerinden gönderilen ve satın alınan silah, mühimmat ve malzemelerle belli bölgelerde kendi askeri yapılarını oluşturdu. Filistinlilerin ve Ulusal Hareket’in ana tedarikçileri, Suriye, Irak ve Libya gibi Arap devletleriydi. Maruniler ise İsrail, Fransa ve Bulgaristan’dan istedikleri silahları sağlayabiliyordu.
Lübnan ordusu, iç savaşın arifesinde yaklaşık 18.000 kişilik bir askeri kuvvetti, asker sayısı ülkedeki milis gruplarının toplamıyla başa baş olsa da kâğıt üstünde ağır silahlar, donanım ve hava gücüyle onlara karşı üstün görünüyordu. 1960’ların sonlarında Fransa’dan satın alınan Mirage-III savaş uçaklarıyla hava filosu kuvvetlenmişti. 1970’lerin başında da Fransız AMX-13 tanklarının yeni modellerinin satın alınması ve ABD’den hibe yoluyla M-113 personel taşıyıcıların tedarik edilmesiyle zırhlı birliklerin operasyonel kapasitesi genişletilmişti. 1972’de kurulan 1’inci Mekanize Piyade Tugayı ise ordunun belkemiğini oluşturuyordu. Tabii Lübnan’daki iç savaş sırasında ordunun savaş gücünü, sahip olduğu silahlar ve askeri kapasitesinden çok, mezhepçi örgütlenmesi ve emir-komuta yapısının durumu belirleyecekti.
1975 Nisan’ında Maruni milisler ile Filistinli savaşçılar arasında çıkan çatışmalarla iç savaş başladığında, Lübnan ordusu bir süre çatışmalara müdahil olmaktan kaçınarak tarafsız konumunu devam ettirdi. Fakat 1975 Eylül’ünde Trablus’ta Maruniler ile Sünniler arasında patlak veren çatışmalar, ordunun harekete geçirilmesi yönünde talepleri arttırarak ciddi bir siyasi krize yol açtı. Bu kriz, General İskender Ganem’in ordu komutanlığından alınması ve yerine General Hanna Said’in atanmasıyla çözülebildi. General Said, askeri birlikleri Trablus’a gönderince ordu ilk kez çatışmalara müdahil oldu. Bundan sonraki aylarda ordu birlikleri içindeki mezhepçi atmosfer giderek yükselecek ve huzursuzluk artacaktı. Nitekim 1976 Ocak’ında Beyrut’ta ve Damur’da yaşanan kitlesel katliamlar, ordunun dağılma sürecine girdiğini açıkça gösterdi. Lübnan ordusu, Maruni milislerin Filistin kamplarındaki saldırıları karşısında sessiz kaldı. Filistinli savaşçılar intikam almak için Damur’daki Hıristiyanlara saldırdığında ise Savunma Bakanı Kâmil Şamun kendi kasabasını korumak için Lübnan Hava Kuvvetleri’ni harekete geçirdi ve bölge havadan bombardımana tutuldu. Lübnan Hava Kuvvetleri’nin Damur’da kullanılması, ordunun tarafsızlığını tamamen yitirdiğini ve Maruni milislerin çıkarlarına hizmet eden bir araca dönüştüğünü herkese gösteriyordu.
Sünni Üsteğmen Ahmed el-Hatib, bu hava saldırısının ardından kontrolü altındaki birliklerle Hasbeya’daki kışlada isyana girişti ve Lübnan Arap Ordusu (LAO) adıyla ayrı bir silahlı kuvvet kurduğunu ilan etti. İsyan, kısa sürede Bekaa’daki diğer kışlalara yayıldı. Zahle’de konuşlu 1’inci Mekanize Piyade Tugayı’nın Müslüman askerleri, Binbaşı Ahmed Mamari ve Binbaşı Ahmed Butari’nin komutasında LAO’ya katıldı. Hatib’in isyanına Lübnan ordusundaki Hıristiyan subayların tepkisi, Maruni Albay Antoine Bereket’in liderliğinde Özgür Lübnan Ordusu (ÖLO) adlı ayrı bir silahlı kuvvet oluşturmak oldu. Binbaşı Fuad Malik, Binbaşı Saad Haddad gibi Hıristiyan subayların komuta ettiği ÖLO, Maruni ve Rum Katolik askerlerden oluşuyordu. Lübnan Cumhurbaşkanı Süleyman Faranciyye de Hatib’in isyanına sert tepki gösterdi ve onun affedilmesine yönelik teklifleri reddetti. Bu sıralarda Beyrut Garnizonu komutanı Sünni General Aziz el-Ahdab, başkentteki televizyon binasını ele geçirip yönetime el koyduğunu ilan etse de bu girişim olayların akışını değiştiremedi. Neredeyse yarısından fazlası firar etmiş veya farklı silahlı örgütlere katılmış bir ordunun siyasete yön verme ve krizi sona erdirme imkânı yoktu. Üsteğmen Hatib, LAO birlikleriyle Baabda’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı üzerine yürüdüğünde karşısına Albay Bereket’in Şükrü Ganem Kışlası’nda konuşlanan ÖLO birlikleri çıktı. Kuşkusuz Hatib’in Baabda’yı hedef alan cüretkâr tavrı, Ulusal Hareket ve Filistinli örgütlerle bir ittifak kurmasıyla ilişkiliydi. Bu ittifak, en çok Suriye’yi rahatsız edecek ve iç savaşa ilk dış müdahalenin yolunu açacaktı.
Suriye’nin 1976 Haziran’ında Lübnan’a yaptığı askeri müdahale, iç savaştaki dengeleri yeniden şekillendirdi. Suriye birlikleri, Ulusal Hareket milisleri karşısında savaşırken oldukça zorlansa da Arap Birliği’nin aldığı bir kararla Arap Caydırıcı Gücü (ACG) adı altında Lübnan’da kalıcı olmayı başardı. ACG, 25.000 kişilik Suriye birlikleri ve 5.300 kişilik beş Arap devletinin askerlerinden oluşuyordu ve Lübnan ordusu yeniden kurulana kadar güvenlik boşluğunu doldurmakla görevlendirilmişti. Nitekim Suriye’nin desteklediği eski Şihabist Elias Sarkis’in cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasıyla, Lübnan ordusunun yeniden kurulması girişimleri başladı. Sarkis, 1977 Mart’ında kendisi gibi eski bir Şihabist olan General Victor el-Khuri’yi ordu komutanlığına getirdi ve ona orduyu yeniden kurma görevini verdi. Khuri, Baabda’daki Askeri Akademi’den mezun olup ordu komutanlığı makamına ulaşan ilk Lübnanlı subaydır. Sarkis ve Khuri, öncelikle ordudan kopan iki ayrı silahlı kuvveti ortadan kaldırarak işe başladı. Üsteğmen Ahmed el-Hatib Suriye’ye bir ziyarette bulunduğu sıralarda tutuklandı ve daha sonra Mamari, Butari gibi subaylarla birlikte ordudan ihraç edildi. LAO’nun geride kalan askerlerinin ceza görmeden orduya geri dönmesine izin verildi. Albay Antoine Bereket de 1978 Mart’ında Şükrü Ganem Kışlası’nı Lübnan ordusuna teslim ederek ÖLO’nun dağıtıldığını ilan etti ve generallik rütbesine terfi ettirilerek ABD’ye askeri ateşe olarak gönderildi. ÖLO’nun Hıristiyan askerlerinin bir kısmı orduya geri dönerken bir kısmı da Beşir Cemayel’in liderliğindeki Maruni Lübnan Kuvvetleri’ne katıldı. Güneydeki Merciyun’da bulunan garnizonun komutanı Binbaşı Saad Haddad ise kendine ayrı bir yol çizecekti.
Lübnan ordusu, bundan sonraki 4 yılda emir-komuta yapısının kurulması, askeri kışlaların yenilenmesi ve yeni personel alınması yoluyla kendini toparlasa da ne ülkedeki farklı milis gruplarını kontrol edebilecek ne de yeni dış müdahaleleri engelleyebilecek bir güce ulaşabildi. İsrail’in 1978’de Lübnan’ın güneyine düzenlediği askeri operasyon, iç savaşa yapılan ikinci dış müdahale oldu. Bu dış müdahale, uluslararası toplumun baskısıyla kalıcı bir işgale dönüşmese de güneyde iki yeni güç odağını ortaya çıkarıyordu. Bunlardan ilki, İsrail’in desteklediği Rum Katolik Binbaşı Saad Haddad komutasındaki Güney Lübnan Ordusu (GLO), diğeri de barışı korumak için bölgeye yerleştirilen BM Barış Gücü’dür. İsrail’in 1982’deki ikinci askeri operasyonu ise daha geniş çaplı oldu ve Lübnan’ın güneyinde kalıcı bir işgale yol açtı. İsrail ordusu, Beyrut’a kadar ilerleyip Filistinli silahlı örgütleri tamamen Lübnan’dan çıkardı ve Maruni lider Beşir Cemayel’in cumhurbaşkanı seçilmesini sağladı. İsrail için bundan sonraki hedef, Lübnan’la bir barış anlaşması yapmaktı. Fakat Cemayel’in cumhurbaşkanlığı koltuğunu oturamadan bombalı bir suikast neticesinde öldürülmesi, Maruni milislerin İsrail ordusunun gözetiminde Beyrut’taki Sabra ve Şatila kamplarında silahsız Filistinlilere karşı büyük bir katliama girişmesine yol açtı. Lübnan ordusu hem İsrail işgalini hem de Beyrut’taki katliamı uzaktan bir gözlemci gibi izlemekle yetinmişti.
Emin Cemayel, 1982 Eylül’ünde Lübnan’ın yeni cumhurbaşkanı seçilince Suriye ve İsrail askeri varlığının gölgesinde yeni bir ordu kurmak için harekete geçti. ABD yönetimi, oluşturulan Çokuluslu Güç çatısı altında Lübnan’da asker konuşlandırarak iç savaşa doğrudan müdahil olduğunu göstermişti ve Lübnan ordusunu yeniden yapılandırmak için destek vermeye hazırdı. Cemayel, ABD desteğini sağladıktan sonra 12 mekanize piyade tugayından oluşan 60.000 kişilik bir ulusal ordu kurma planını uygulamaya koydu. Bu iş için ordu komutanlığına atadığı Maruni General İbrahim Tannus’u görevlendirdi. General Tannus, öncelikle yeni atanan tugay komutanlarını motive ederek ve onlara geniş yetkiler devrederek ordudaki liderlik boşluğunu doldurdu. Ardından iyi eğitimli personel sayısını arttırarak ve birlikleri modern silahlarla donatarak orduya savaş gücü kazandırmaya çalıştı. 1983 yılının ortasına gelindiğinde ordu, yarısı muharip asker olmak üzere personel sayısını 28.000’e çıkarmayı başardı. ABD’nin M-113 personel taşıyıcılar gibi askeri ekipmanları sağlamayı geciktirmesi bazı sorunlara yol açsa da ordu birlikleri büyük ölçüde savaşa hazır görünüyordu.
Yeni kurulan Lübnan ordusunun gücünü ilk kez test ettiği çatışmalar, 1983 yılının Temmuz-Eylül aylarında Şuf Dağı ve Suk el-Garb’da gerçekleşti. Şuf’taki çatışmalar, Samir Caca komutasındaki Maruni Lübnan Kuvvetleri ile Velid Canbolat liderliğindeki Dürzi milislerin karşı karşıya gelmesiyle başlamıştı. Mayıs ayında Cumhurbaşkanı Cemayel’in ABD arabuluculuğunda İsrail’le yürüttüğü gizli müzakerelerin bir barış anlaşmasıyla neticelenmesi bölgedeki çatışmaları daha da şiddetlendirdi. 17 Mayıs Anlaşması, güneyde İsrail’le işbirliği içinde Lübnan ordusunun kontrolünde bir güvenlik bölgesi kurulmasını ve tüm yabancı silahlı kuvvetlerin Lübnan’ı terk etmesini öngörüyordu. Suriye ve Lübnanlı müttefikleri, anlaşmaya sert tepki gösterdi. Dürziler 1983 Temmuz’unda Lübnan Kuvvetleri’ni Şuf’tan çıkarmak için taarruza geçtiğinde, Lübnan ordusunun yeni birlikleri çatışmalara müdahil oldu. General Tannus tarafından gönderilen birlikler, Şuf’a ulaştıklarında Dürzi milislerle çatışmaya başladı. Bu sıralarda Nebih Berri liderliğindeki Şii EMEL milisleri de Beyrut’ta Lübnan ordusunun karşısına çıktı. Eylül ayında İsrail ordusunun Beyrut ve Şuf bölgesinden Avali Nehri’nin güneyine çekilmesi ise “Dağ Savaşı” olarak bilinen iç savaşın en kanlı çatışmalarından birinin başlamasına neden olacaktı.
Lübnan ordusu, İsrail’in çekilmesinden sonra Beyrut’un çevresini ve Şuf Dağı’nı ele geçirmek için hızla harekete geçti. Şuf’taki çatışmalarda ordu, genellikle Maruni Lübnan Kuvvetleri’nin yanında Canbolat’ın Dürzi milislerine karşı savaştı. Bu durum, Suriye’nin Dürzilere daha fazla askeri destek sağlamasının da yolunu açıyordu. Nitekim Dürzi milisler, çok geçmeden Şuf’taki ordu birliklerini geri püskürtmeyi başardı ve Baabda yakınlarındaki Suk el-Garb’a kadar ilerledi. General Mişel Aun komutasındaki 8’inci Mekanize Piyade Tugayı burada kuşatma altında kalınca, Lübnan Hava Kuvvetleri Hawker Hunter jet uçaklarıyla Dürzi mevzilerini havadan bombalayarak çatışmaya müdahil oldu. Fakat bu müdahale, Hawker Hunter’ların yaşları ve nispeten yavaş olmaları nedeniyle kolay hedef olduklarını göstermekten başka bir işe yaramayacaktı. Dürzi milisler, Suriye’den temin ettikleri hava savunma füzeleriyle bir uçağı düşürdü, birine de ağır hasar verdirdi. Üçüncü bir uçak ise Lübnan’daki üssüne geri dönmedi. Pilot, uçağı Kıbrıs’taki İngiliz üssüne indirip siyasi sığınma talebinde bulundu. Bu koşullar altında Lübnan ordusu, ancak ABD savaş gemilerinin bölgeye yaptığı bombardıman ve Şam’da imzalanan bir ateşkes sayesinde Suk el-Garb’ı elinde tutabilecekti.
Öte yandan Lübnan ordusunun Dürzilere karşı savaşması, ordu birlikleri içindeki mezhepçi bölünmeyi çoktan tetiklemişti. Kurmay Başkanı ve 7’nci Mekanize Piyade Tugayı’nın komutanı olan Dürzi General Nedim el-Hâkim, ordudan ayrılıp Canbolat’ın kontrolündeki bölgeye sığındı. Çoğunluğu Dürzi olan 11’inci Mekanize Piyade Tugayı’ndan 800 Dürzi asker birliklerini terk etti, 1.000 kadarı da savaşmayı reddetti. Canbolat, bir süre sonra Şuf Dağı’nda sivil bir idare kurduğunu açıkladı ve ordudaki tüm Dürzi askerlere firar etme çağrısında bulundu. Lübnan ordusunun dağıldığı açıkça ortaya çıksa da ABD’nin Lübnan’a yaptığı yeni askeri sevkiyatları engellemedi. Ekim ayında M-48 ana muharebe tankları, ek M113 personel taşıyıcıları ve M198 uzun menzilli obüsler orduya teslim edildi. 23 Ekim’de Beyrut’ta düzenlenen eş zamanlı iki bombalı saldırıda 245 ABD deniz piyadesinin ve 58 Fransız paraşütçünün hayatını kaybetmesi, ülkedeki çatışmaları daha da genişletti. ABD savaş gemileri ve uçakları, Suriye birliklerini ve müttefiklerini hedef aldı. Lübnan ordusu, Beyrut’ta Şii milislerle, Şuf’ta da Dürzi milislerle çatışmaya girdi. Suriye ordusunun 4 Kasım’da Lübnan hava sahasında bir A-6 savaş uçağını düşürmesi ve pilotu esir alması ise ABD’nin Lübnan’da izlediği siyasetin tamamen çöktüğünü ortaya çıkaracaktı.
ABD yönetimi, 1984 yılı başında Suriye’yle yapılan bir anlaşmayla esir pilotu kurtardıktan sonra Lübnan’daki birliklerini geri çekmeye ve Lübnan ordusuna yaptığı askeri sevkiyatları askıya almaya karar verdi. Kuşkusuz Lübnan ordusunun ABD desteği olmaksızın ayakta kalması mümkün değildi. Bu sıralarda 4’üncü Mekanize Piyade Tugayı Dürzi askerlerin, 3’üncü Mekanize Piyade Tugayı da Sünni askerlerin ayrılmasıyla tamamen dağıldı. Müslüman askerlerin büyük gruplar halinde ayrılışı, sadece ordunun bütünlüğünü değil, Cumhurbaşkanı Cemayel’in iktidarını da derinden sarstı. Cemayel, 17 Mayıs Anlaşması’nı feshederek ve Maruni General Mişel Aun’u ordu komutan olarak atayarak gerilimi düşürmeye çalıştı. General Aun, önce mezhepsel dengeleri gözeterek 6 üyeli bir askeri komite kurdu, ardından da Beyrut’un kontrolünün yeniden Lübnan ordusuna geçmesini sağladı. Çoğunluğu Müslüman askerlerden oluşan 6’ncı Mekanize Piyade Tugayı Batı Beyrut’a, çoğunluğu Hıristiyan askerlerden oluşan 5’inci Mekanize Piyade Tugayı da Doğu Beyrut’a konuşlandırıldı. Bu arada Cemayel’in ihraç ettiği firari Dürzi askerleri affedip eski görevlerine iade etmesi, ordu içindeki mezhepsel bölünmüşlüğü azaltmadığı gibi cumhurbaşkanına sadık kalan askerlerin de büyük tepkisine yol açtı.
1982’deki İsrail işgali sonrasında Lübnan’ın güneyindeki güç dengeleri de köklü bir biçimde değişmişti. Binbaşı Saad Haddad’ın komutasındaki Güney Lübnan Ordusu (GLO), işgal sırasında Filistinli örgütlere karşı İsrail ordusunun yanında savaşmış ve İsrail’in Lübnan’daki en önemli müttefiki haline gelmişti. 1984’te Haddad’ın ölümünden sonra GLO’nun başına Maruni General Antoine Lahad geçti. Lahad, ilk yılında Şii EMEL ve bazı Lübnanlı sol-milliyetçi örgütlerin başını çektiği İsrail karşıtı silahlı bir direniş hareketiyle yüzleşmek zorunda kaldı. Lahad, İsrail ordusunun 1985’teki kısmi geri çekilişinin ardından ise güneyde GLO’nun kontrolü altında yeni bir güvenlik bölgesi oluşturdu. Lahad’dan İsrail’in sağladığı askeri, mali ve istihbarat desteğiyle güvenlik bölgesinde güçlü bir otorite kurması bekleniyordu. Nitekim güvenlik bölgesi, birkaç yıl içinde giriş çıkışın sıkı kontrol edildiği, direniş hücrelerinin oluşmadan yok edildiği, toplu tutuklamaların yapıldığı ve tutuklananların Hiyam’daki gözaltı merkezine gönderildiği bir açık hava hapishanesine dönüştü.
Güneydeki güç dengelerinin bu şekilde değişmesi, İsrail karşıtı direnişin de İran destekli Şii Hizbullah’ın eline geçmesine yol açacaktı. Lübnan ordusu ise güneyde olanlara müdahale edebilecek bir girişimde bulunamadı. General Mişel Aun komutasındaki ordunun gücü, büyük ölçüde Beyrut ve çevresiyle sınırlıydı ve ordu birlikleri arasındaki kopuşlar devam ediyordu. 1984’te Aun’un Trablus’taki çatışmaları bastırmak için gönderdiği Sünni Albay Yahya Raad komutasındaki 2’nci Mekanize Piyade Tugayı, bu görevi yerine getiremediği gibi 1985’te Suriye ordusunun kente girişini de uzaktan izlemekle yetindi. Bu tugay, 2 yıl sonra askerlerinin ayrılışıyla tamamen dağıldı. Cumhurbaşkanı Emin Cemayel’in 1988’de görev süresi dolarken General Aun’a geçici bir askeri hükümet kurma görevi vermesi ise ordunun bir kez daha ülke siyasetinin içine çekilmesine yol açtı. General Aun, Rum Ortodoks Albay İssam Ebu Camra ve Rum Katolik General Edgar Maalouf’la geçici bir askeri hükümet kurduğunu açıkladığında ülke içinden ve dışından yükselen tepkilerle karşılaştı. Hükümette yer alması planlanan Sünni, Şii ve Dürzi subaylar görevi kabul etmeyip istifa etti.
General Aun, kendisine sadık kalan 5’inci, 8’inci, 9’uncu ve 10’uncu mekanize piyade tugaylarından oluşan bir askeri güce sahipti. 1989 yılı başında Beyrut’un tümünü kontrol etmek için komutası altındaki birlikleri, Maruni Lübnan Kuvvetleri’nin, Şii Emel milislerinin ve Dürzi milislerin üzerine gönderdi. Ardından ülkedeki tüm yabancı güçlerin ayrılmasını isteyerek Suriye’ye karşı bir “Kurtuluş Savaşı” başlattığını ilan etti. Fakat 1989 Ekim’inde imzalanan Taif Anlaşması’nı reddetmesi ve Lübnan Kuvvetleri’ni zorla orduya dahil etme girişimi, Aun’un sonunu hazırlayacaktı. Suriye ordusunun 1990 yazında Baabda’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na yaptığı ağır bombardımanda, 200’e yakın Aun yanlısı subay ve asker hayatını kaybetti. Aun ise Beyrut’taki Fransız Büyükelçiliği’ne sığındı ve Fransa’ya iltica ederek ülkeden ayrıldı.




