Eylül ayında, Kastamonu Üniversitesi Tarih Bölümünden Doç. Dr. Alaeddin Dolu ve Afyon Kocatepe Üniversitesi İslam Tarihi ve Sanatları Bölümünden Doç. Dr. Abdullah Çakmak ile birlikte iki haftalık bir Kudüs seyahatimiz oldu. TÜBİTAK projemiz kapsamında gerçekleştirdiğimiz saha araştırması sırasında birçok bilgimizi tashih ettik. Bazı şeyleri yeniden öğrendik, bildiklerimizi güncelledik. Sicillerde karşılaştığımız mekânları şehrin içinde ararken, geçmişi anlamanın bugünü dikkatle gözlemlemeyi de gerektirdiğini bir kez daha gördük.
Kudüs’e ilk defa 2012 yılında, doktora araştırmam için gitmiş ve Eski Şehir’de üç ay kalmıştım. Daha sonra iki ayrı sempozyum vesilesiyle yeniden gittim. Her ziyaretimde şehrin başka bir yönünü tanıdım; Filistin tarihine ve Filistin meselesine ilişkin bildiklerime yeni şeyler eklendi. Ancak burada araştırmamızın bulgularından ziyade, bu ziyaretler arasında gözlemlediğim bir değişiklik üzerinde durmak istiyorum: İsrail’in denetiminin, Filistinlilerin gündelik hayatında ve dışarıdan gelen Müslümanların kutsal mekânlara erişiminde nasıl adım adım daha belirleyici hâle geldiği.
Kapılarda değişen denetim
2012’de ve sonraki ziyaretlerimde Harem-i Şerif’e girmek istediğimizde kapılarda Ürdün’ün himayesindeki İslam Vakfının görevlileriyle muhatap oluyorduk. İsrail polisi de bulunuyordu; zaman zaman onlarla da görüşmek zorunda kalıyorduk. Fakat Müslüman olup olmadığımızı soran, girişin Müslümanlara mahsus olduğunu belirten ve bizi içeri kabul edenler vakıf görevlileriydi. Bu, benim o ziyaretlerden hatırladığım giriş düzeniydi.
Bu defa gördüğüm manzara farklıydı. Giriş yaptığımız yahut girmeyi denediğimiz kapılarda vakıf görevlileri iç tarafta bulunuyor, geçiş üzerindeki belirleyici kontrolü İsrail polisi kullanıyordu. 7 Ekim 2023 sonrasındaki bu ziyaretimde karşılaştığım düzenin tam olarak hangi tarihte ve hangi kararlarla yerleştiğini yalnızca kendi gözlemlerimden hareketle söyleyemem. Ancak önceki ziyaretlerimle arasındaki farkı açıkça hissediyordum.
Bu düzen, vakıf görevlilerinin içeriden, İsrail polisinin ise dış güvenlikten sorumlu olduğu şeklinde açıklanıyor. Böyle ifade edildiğinde mesele bir görev paylaşımı gibi görünebilir. Fakat kapıda karşılaştığınız uygulama, bu açıklamanın gündelik hayattaki karşılığını sorgulatıyor. İçeride görev yapmak ile kimin içeri gireceğine karar vermek arasında esaslı bir fark var. Kutsal mekânın kapısındaki karar yetkisi, içerideki görevin sınırlarını da belirliyor.
Hoca arkadaşlarımla Harem-i Şerif’e girmek istediğimizde İsrail polisi bize buranın yalnızca Müslümanlara açık olduğunu söyledi. Müslüman olduğumuzu belirttik ve pasaportlarımızı gösterdik. Pasaportlara bakıldıktan sonra, “Siz Türkiye’densiniz” denildi. Arkadaşlarım, herhangi bir taşkınlık yapmadıkları hâlde, farklı kapılarda birkaç defa omuzlarından itildi. Burada “güvenlik” kelimesinin kimi, neye karşı koruduğunu sormak gerekiyor. Karşımızda, işgal altındaki bir şehrin kutsal mekânına erişimimizi denetleyen İsrail polisi vardı. Kapıda kullanılan fiilî güç, kendi başına meşru bir yetkinin kanıtı sayılamaz.
Bu karşılaşma iki soruyu beraberinde getiriyor. İlki, 7 Ekim sonrasında güvenlik gerekçesiyle genişleyen denetimin kutsal mekânlara erişimi nasıl dönüştürdüğü. İkincisi ise Türkiye’den geldiğimizin özellikle belirtilmesinin, gördüğümüz muamele bakımından ne anlam taşıdığı. Türkiye’ye ilişkin soruyu sonraki yazıya bırakarak ilkini Halil örneği üzerinden düşünmek istiyorum.
Halil’den Kudüs’e güvenlik siyasetinin kalıcılaşması
1994’te Harem-i İbrahim’de bir İsrailli yerleşimcinin gerçekleştirdiği katliamın ardından kutsal mekânın Müslümanlar ve Yahudiler için ayrı bölümlere ayrılması, bu bakımdan hatırlanması gereken bir dönüm noktasıdır. Katliamın ardından yerleşen fiziksel ayrım, ibadet mekânının kullanımını kalıcı biçimde değiştirdi.1 Halil’in daha sonra H1 ve H2 olarak bölünmesi ise 1997 tarihli ayrı bir düzenlemeye dayanır. Bu farklı süreçleri tek bir olayın doğrudan sonucu gibi sunmadan, birlikte ortaya çıkardıkları erişim ve denetim düzeni üzerinde durmak gerekir.2
Harem-i İbrahim, Halil’deki Müslümanların ibadetlerinin yanı sıra şehirle kurdukları tarihsel bağın, hatıralarının ve gündelik hayatlarının da bir parçasıdır. Buna rağmen oraya ulaşmak, denetim noktalarından geçmeyi ve kısıtlamalara tabi olmayı gerektiriyor. Birleşmiş Milletler’in saha raporları da kutsal mekâna erişimin kontrol noktaları ve dönemsel sınırlamalarla belirlendiğini kaydediyor.3 Burada benim dikkat çekmek istediğim husus, güvenlik gerekçesiyle getirilen tedbirlerin zamanla hayatın olağan şartına dönüşmesi. Olağanüstü olanın adı kullanılmasa bile kendisi devam edebiliyor.
Kudüs’te gördüklerim, Harem-i Şerif çevresinde de benzer bir sürecin ilerlemekte olduğu kaygısını taşıyor. Bu, Halil’de yaşananların Kudüs’te aynen tekrarlanacağını söylemek değildir. Fakat kapıdaki denetimin genişlemesi, vakıf görevlilerinin girişteki rolünün daralması ve ibadete erişimin giderek daha fazla dışarıdan belirlenmesi, üzerinde durulması gereken işaretlerdir. Nitekim Ürdün Dışişleri Bakanlığı da Eylül 2026’daki açıklamasında, ziyaretçi girişleriyle birlikte Müslümanların girişine getirilen kısıtlamaları eleştirerek Harem-i Şerif’te zamansal ve mekânsal bölünme girişimlerine karşı uyarıda bulunuyordu. Bu açıklama, bizim gözlemimizden ayrı olarak, aynı dönemde dile getirilen resmî bir kaygıyı gösteriyor.4
Araştırma için bulunduğumuz günlerde Harem-i Şerif’e giren Yahudi ziyaretçi gruplarıyla da sık sık karşılaştık. Burada itirazım insanların inançlarına veya ibadet etme arzularına değildir. Yahudiliğin teolojik mahiyetine ilişkin bir hüküm de vermiyorum. Dikkat çekmek istediğim, bu girişlerin hangi siyasi şartlar ve güç ilişkileri içinde gerçekleştiğidir. Bir topluluğun erişimi daralırken diğerinin girişinin polis korumasıyla sağlanması, dinî ziyaretin ötesinde siyasi bir mesele doğuruyor.
Eleştirim, kutsal mekânlarla kurulan bağı üstünlük ve dışlama aracına dönüştüren Siyonist siyasete yöneliktir. Kudüs’ün çok dinli ve çok kimlikli hayatını aşındıran bu siyaset, Filistinlilerin kendi şehirlerindeki hareket alanını daraltıyor. Kapılar, sokaklar ve ibadet yerleri üzerindeki denetim, insanların şehirle ilişkisini yeniden belirliyor.
2012’den 2026’ya uzanan ziyaretlerimi düşündüğümde, bu değişimi en açık biçimde Harem-i Şerif’in kapılarında görüyorum. Büyük siyasi dönüşümler, bazen insanın karşısına pasaportuna yönelen bir bakışta, omzuna uzanan bir elde, geçmesine izin verilen yahut verilmeyen bir kapıda çıkıyor. “Siz Türkiye’densiniz” cümlesinin bu düzen içindeki anlamı ise meselenin ayrıca ele alınması gereken Türkiye ayağını oluşturuyor.
